Bütün kadraj, o karanlık ve de aydınlık, incelikle yerleştirilmiş eski bir eşya gibi. Mekanlar, duvar
saatleri, radyolar, modası çoktan geçmiş ruhlar, bedenler ve mobilyalar. Yıl 1980 değil, çünkü zamanın
neresinde olduğunu kestiremezsin. Bu da yönetmenin filmlerini çekerken realiteyi çok yerinde
işlediğini gösteriyor. Geçmişin çürüyüşünü ve bugünün kemikleşen yalnızlığını müthiş bir biçimle
görebilirsin sadece. Kaurismäki’nin evreninde zaman akmaz, donar. Gerçeğin içinde zaman
durulur. Eşyalar insanların yalnızlığına ortak olur ve her nesne kendi hüzünlü hikayesini fısıldar.
Hikayelere beni çeken, büyük hayalleri olan burjuvanın ve lüksün o mekan ve zamanda işlenmiyor
olması. Kahramanlar, sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar ömrünü tüketenler. Sistem onlara kaybedenler diyor olsa da yanılıyor. Çünkü onlar kaybetmemiş ve sadece kazanmanın kurallarına ortak olmayı reddetmişlerdir. Ekonomik olarak en dipte oldukları anda bile suratlarındaki o tuhaf asalet, bundandır.
Kaurismäki’nin dünyasında ajitasyona, ucuz gözyaşlarına yer yoktur. Hayat tam bir trajedidir, evet. Ancak tam o trajedinin ortasında öyle absürt, öyle buz gibi bir mizah patlar ki, acı bir anda haysiyete dönüşür. Kamera asla onların yoksulluğunu sömürmez; aksine, o yoksulluğun içindeki insan onuruna selam çakar. Ve en nihayetinde, bu soğuk liman kentlerine, sınır telleri ardına sığınan “ötekiler” geldiğinde, bu dünyanın insanları tek bir kelime konuşmadan kapılarını açarlar. Pasaportların, yasaların, devletlerin koyduğu o kalın duvarlar, bu insanların arasındaki o sessiz, sözleşmesiz dayanışmanın karşısında ufalır ve piç olur. Bir yabancıya uzatılan o sessiz el, dünyanın bütün karanlığına karşı yakılmış en büyük ateştir.
Kaurismäki’nin sineması karanlık başlar, soğuk devam eder ama finalde her zaman ufukta hareket eden bir gemiyle ya da karanlığı aydınlatan bir istasyonla karşılaşırsınız. Gürültüyü çok incelikli işleyebildiğini fark ettiğimden beri, tekrarlamaya çok uzun süre devam edeceğim tek yönetmen olabilir kendisi. Susmak, durmak ve hayatın kara perdesine çekilmek istediğimde özellikle. Evet, kadrajına “kara perde” demek, gayet yerinde olacaktır. Hatta kara perdeyi onun sinemasına bakarken özellikle kullanıyorum.
Kaurismäki’nin sineması, gerçekten bağırmaz ama direnir. Sinemanın direnişiyle ve üslubuyla gürültünün içindeki sessizlikte tanışacaksın. Gece, şehrin üzerine çöktüğünde, sokaklar canlanmadığında ve aksine daha da çıplaklaştığında belki. Renkler ya da renksizlik ve bu tekinsizlik ruhlara ait değil, kapitalizmin pusuna çekilen isyan bayraklarının ta kendisidir.


Bir Cevap Yazın