📣 Hoş geldiniz! Bi Konuşalım Mı? 1. Sayı yayında! Hemen göz atın.

Bi Konuşalım Mı ?

Bu Evrenin Platformu

Nevin Ulusoy – ”Kirazın Tadı” : Yaşam Mucizesi

yazar

tarafından

,

Varoluş. Yük. Taşınması zor bir yük. Her gün ışığı günlük sorumluluklar yükünün tekrarını getiriyor, çeşit çeşit üzüntüleriyle. Aynı sığ suda sürüklenip duruyoruz bazen, bu sonu gelmez deliliğin bir anlamı olup olmadığını kendimize soracak zamanı bile bulamadan. Etrafımızdaki koşuşturma ne kadar çıldırtıcı olursa olsun, canlandırıcı taze nefes elde etmek için büyüleyici güzellikteki gök mavisi tonuna bakmak yeter aslında. Kuşların şarkılarını dinlemek, martıların kanatlarıyla taşıdıkları rüzgarı hissetmek, yüzlerimize sonsuz bir gülümseme kondurabilir, çünkü biliyorlar, doğa yan yanalığa olan ihtiyacımızı biliyor ve bizi desteklemek için her zaman yanımızda. Tek yapmamız gereken gözlerimizi doğaya açmak, bedenimizle, ruhumuzla büyülü doğa nefes iksirini yudumlamak ve onun damarlarımızda nasıl  dolaştığını hissetmek.

1997 yapımı “Kirazın Tadı”, dünyanın en önemli yönetmenlerinden Abbas Kiyarüstemi’nin kareleriyle varoluşumuzu tekrar tekrar düşündürüyor. Yönetmenin neredeyse bütün filmleri gibi “Kirazın Tadı” da minimalist. Hayat akıp gittiğince, şimdide, ilk bakışta basit ama her kare yaşam derinliğinde. Tekdüzelik gibi görünen gündeliğin anlık şiirselliğiyle kuşatılıyoruz. Sahneler pek değişmiyor, konuşuyor insanlar, düşünüyor, hareketler çok sınırlı. Düşüncelerimizle filme katılmamız bekleniyor bizden, her şey öylesine yaşamın kendisiyle dolu ki. Film 1997’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye aldı. Hümayun Arşadi’yi başrolde,  Bedi Bey olarak izliyoruz.

Yükü taşımayı sürdürmek, değer mi buna? Kaçınamadığımız, dile dökülemeyecek korkunçlukta acılardan başka ne sunuyor bize yaşam? Tahran’ın dış mahallelerinde araba kullanan bir adam var karşımızda. Bu kadim şehrin farklı yerleri yeniden inşa ediliyor gibi görünüyor, insanlar için yeni bir yaşam hazırlanıyor, her yerde  hummalı bir mücadele, bitmeyen bir koşuşturma. Bu yaşam savaşının ortasında intihar ettikten sonra bedeniyle ilgilenecek birisini arayan bu adam, gözlerimizin önünde. Mezarı da hazır ancak ölü bedeni üzerine endişeleri var. Seçtiği yere düzgün bir şekilde gömülmek istiyor. Berrak bir zihinle intihar etmeye karar vermiş, alelacele bir niyet, anlık bir hareket değil bu. Güvendiği bir kişi tarafından gereğince ilgilenilmesini istiyor intiharından sonra sadece, artık varoluştan tek dileği.

Yolunda ilk karşılaştığı kişi, Kürt bir asker. Kahramanımızın  teklifiyle şok oluyor asker, hemen oradan kaçıp gitmek istiyor, ölüm kol geziyormuş gibi etrafta. Sonra aracına Afgan bir vaizi alıyor, o da hayatına son vermemesi için Bedi Bey’i ikna etmeye çalışıyor, dini emirlerden bahsediyor. Kahramanımız kendisini neyin intihara sürüklediğinden hiç bahsetmiyor.  En son karşılaştığı, aracına aldığı kişi Azeri bir tahnitçi. Adam, Bedi Bey’in kararına çok üzülüyor, kendisinin de hayatına son vermeyi düşünmüş olduğu zamanı anlatıyor. Gençken, yaşam her yeni günde farklı bir sorun karşısına çıkardığında bir dut ağacına kendini öldürmek için gitmiş. Etrafına bakıp meyveden tattığında, gün ışığını gördüğünde adeta dünyanın yaşam sırrını kendisine söylediğini hissetmiş. Jeanette Winterson’ın harika romanı “Frankissstein”deki sır bu: ”Şanslıyız, en kötümüz bile, çünkü gün doğar.” Kesin olarak bir gün öleceğimizi, gün ışığını, dünyanın bütün güzelliklerini göremeyeceğimizi biliyoruz, bu acele niye? Kurt Vonnegut’un “Titan’ın Sirenleri” eserinde belirttiği gibi: “…bütün evrende bir dostu bile olmayan bir kişi bile yuvası gezegeni sırlı, yürek parçalayıcı bir şekilde güzel bulabilir.” Bedi Bey’in gözlerinde yaşlar görürüz, daha fazla devam edemeyeceğini söylüyor. Adam ona yardım etmeye söz veriyor ancak kahramanımızın zihninde soru işaretleri oluşmasını sağlıyor. Bedi Bey’in kararını değiştirme ihtimalini hissediyoruz karelerin akışında.

Film, şartlar ne olursa olsun, yaşam ve ölümün anlamı üzerine sorular sorduruyor bize. Bu hikayede yol alırken Shakespeare’in 53. sonesindeki soruları soruyoruz kendimize:

“Sen neden yapılmışsın, varlığının özü ne?
Sayısız garip gölge, el pençe divan sana.”

Rosa Luxemburg da hapisten yazdığı bir mektupta yaşamın gerçek anlamını verir bize:

“Her şeyden önce insan olmak en önemli şey. Bu da kararlı ve net olmak, neşeli olmak, evet, her şeye rağmen neşeli olmak demek, çünkü inleyip durmak zayıfların işidir. İnsan olmak gerekirse bütün yaşamını kaderin dev ölçülerine çarpmak, aynı zamanda da her günün parlaklığı ve her bulutun güzelliğiyle neşelenmektir.” İnsanız bizler, ev dediğimiz bu inanılmaz, her an hissetmesek de bizi kucaklayan gezegende yaşayan esrarengiz varlıklarız. Biz de onu kucaklayalım, bütün gün batımları, gün doğumları, sevinç ve kederleriyle, canlı hissedelim kendimizi böylece. “Yükümüz özgürlüğümüzdür”, Sartre’ın dediğince, “Orestes”te:

“Taşıması ne kadar ağır olursa, o kadar memnun olacağım; çünkü bu yük özgürlüğümdür. Daha dün yeryüzünü rastgele dolaştım; üzerinde dolaştığım binlerce yol, beni hiçbir yere götürmedi. Çünkü onlar başkalarınn yollarıydı…Bugün yalnızca tek bir yolum var ve onun nereye gittiğini Tanrı bilir, ama o benim yolum.”


Bi Konuşalım Mı ? sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.


“Nevin Ulusoy – ”Kirazın Tadı” : Yaşam Mucizesi” ögesine 2 yanıt

  1. Wüstenrabe avatarı

    Elinize sağlık 👏​

  2. Bi Konuşalım Mı? avatarı

    👍​

Bir Cevap Yazın

🌟 Destek Ol

Bi Konuşalım Mı ? sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin