Fotoğraf, bir şeyi değiştirmek için değil, kendimi değiştirmek için çektiğim bir savaştır. – Antoine d’Agata

Görsel imge sınırlarını ve insanlığın en tekinsiz noktalarını görmekten kaçınmayan Fransız fotoğrafçı Antoine d’Agata, 1961 yılında Marsilya’da dünyaya geldi. İlk gençliğinde uyuşturucu bağımlılığı gibi kayıp dönemler geçirdikten sonra otuzlu yaşlarında New York’ta Nan Goldin ve Larry Clark gibi çok kıymetli isimlerle çalışarak fotoğrafa tutunmaya başladı. Bu nedenle ortaya koyduğu işler resmen bir varoluş manifestosu niteliği taşıyor diyebiliriz; cinsellik, şiddet, bağımlılık ve derin yalnızlık gibi insani halleri yer yer pornografi sınırını da aşacak boyutta ve rahatsız edici bir dürtüsellikle ele almaktan ise çekindiği söylenemez.
Onu tanımlayan ve Artaud ile benzeştiren en çarpıcı özellik ise kendi bedenini ve kimliğini belgeselin nesnesi haline getirmesidir. Uyuşturucu dünyasındaki çeperde kalmış ruhlarla, savaş bölgelerindeki kayıp insanlarla veya göçmenlerle kurduğu fiziksel ya da duygusal yakınlık, fotoğraflarına otobiyografik bir düstur katar. Çekimlerinde sıklıkla bulanıklığı, düşük ışık ve düşük perde hızını yüksek grenlerle beraber harmanlayarak deneysel teknikler kullanır; bu sayede fotoğraflara maruz kalanları kaotik ve tehlikeli dünyaların içine hapseder.

d’Agata’nın fotoğraf dili başlı başına bir kusurdur. Görsel dili bilinçli bir şekilde estetik kaygıları reddetmek üzerine kurar. Bulanıklığı ve düşük çözünürlüğü, ”Netlik, gerçeğin sahteleştirilmesidir,” diyerek kullanır. Karanlık tonlar ve grenli yapı ise uyuşturucu halüsinasyonlarının görsel karşılığıdır diyebiliriz. Dikey kompozisyonlarla beraber düşen, çöken ve yok olan bedenler simgelenir. Son yıllarda ise esansiyel tremor (istemsiz el titremesi) teşhisi konan d’Agata, bir söyleşisinde ”Titreyen ellerim bulanık çekim yapmamı kolaylaştırdı. Artık kusur için savaşmama gerek yok,” diyerek hastalığı sanatsal bir lütufa dönüştürdüğünü
belirtiyor.

”Titreyen Ellerim Hakikati Bulandırıyor’‘ – Antoine d’Agata
Kitapları ”Vortex”, ”Stigma”, ”Anticorps” ve filmleri (”Aka Ana”, ”El Cielo del Muerto”), insanlığın görmezden geldiği çürümüş katmanları ortaya sermekle kalmaz, aynı zamanda fotoğrafın etik sınırlarını da sorgular: ”Fail” ve ”mağdur” arasındaki çizgiyi bilinçli olarak bulanıklaştırır. Bugün, hâlâ dünyanın savaş, göç ve yeraltı ekonomisiyle örülü bölgelerinde çalışmayı sürdüren d’Agata, izleyiciyi rahat koltuğundan bakmanın sorumluluğuyla yüzleştiren, sarsıcı bir sanatçıdır.
Antoine d’Agata’yı anlatmak, karanlığın içinde yürüyen bir şiiri tarif etmeye benzer; bu isyankâr sanatçı, hayatını insanlığın çürümüş katmanlarında bir arkeolog gibi kazmaya adamıştır. d’Agata, fotoğraf makinesini bir şahit değil, failin uzvu haline getirir. Toplumun çeperindeki insanlarla aynı mekanları
paylaşır, marjinal hayatların ritmini kendi bedeninde deneyimler. Bu fiziksel olarak aldığı riskler, işlerine otantik bir şiddet katar. Örneğin ”Anticorps” projesinde, kendi bedenini ve deneyimlerini marjinal hayatların, uyuşturucu bağımlılarının ve seks işçilerinin dünyasına atarak “belgelemenin” sınırını yok eder. d’Agata için marjinal hayatların içindeki fiziksel yıkım ve bağışıklık sisteminin çöküşü, toplumsal çürümenin biyopolitik bir metaforudur.
30’lu yaşlarında, uyuşturucu bağımlılığı ve sokaklarda kayboluşun ardından New York’ta ICP (Uluslararası Fotoğraf Merkezi)’ye gelir. Burada Nan Goldin ile yollarının kesişmesi onun sanatsal dilinin kırılma noktasıdır. Goldin’in ”The Ballad of Sexual Dependency” eserindeki raw ve dokunulmamış gerçeklik d’Agata’nın DNA’sına işler ancak o, Goldin’in poetikasını bir adım öteye taşır: “Mağdur” ve “fail” arasındaki çizgiyi bilinçli olarak yıkar. Fotoğraflarında cinsellik, uyuşturucu ve şiddet öğeleri olduğu gibi sunulur.
“Fotoğrafçı, ahlak bekçisi değildir. Benim işim gerçeği örtbas eden normları yıkmak.” – Antoine d’Agata



Belgeselleri de tıpkı fotoğrafları gibi izleyiciyi tekinsizliğe doğru sürükler. 2008 yapımı meşhur filmi ”Aka Ana” (Japonca ‘Kırmızı Delik’), Tokyo’nun yeraltı dünyasındaki marjinal hayatların ve seks işçilerinin izini sürer. Kamerasını gecenin en karanlık hücrelerine sokar. Bu çalışma, “izlemenin suç ortaklığı” üzerine bir tefekkürdür. Son dönem projelerinden ”Cielo del Muerto” (Ölünün Cenneti) serisinde ise, Meksika’daki şiddet ve femisid (cinsiyet temelli cinayet) krizini belgeliyor. Bu kez kamerasını dehşetin anatomisini sarsıcı bir dille konumlandırarak “şiddetin bulaşıcılığını” sorguluyor.
“Fotoğraf öldürür. Ben de ölmek için çekerim.” – d’Agata’nın bir röportajından


d’Agata; vahşi, acımasız, ama insanlığın çıplak sinirlerine dokunan bir sanatçı. İşleri, rahat koltuğunuzda otururken bile içinize bir bıçak gibi saplanır. New York’ta ICP’de öğrenciyken, uykusuzluk ve hiperaktivitesi nedeniyle sınıf arkadaşları ona ”Kunduz” (The Beaver) lakabını takmışlardı. Saatlerce karanlık odada film banyo ederek fotoğrafın kimyasını kemirdiği için de bu ismi uygun görmüşlerdi. Goldin, onun hakkında ”Ölümle dans eden ama ölmeyi refüze eden bir hayvan” diye bahsederdi.
“Ölümü anlamak için önce onu bedeninizde hissetmelisiniz. Ben sizden daha canlıyken, siz ölü ruhlar gibi yaşıyorsunuz.” – Antoine d’Agata


Bir Cevap Yazın