📣 Hoş geldiniz! Bi Kouşalım Mı? tekrar burada! Daha fazla bilgi

Bi Konuşalım Mı ?

Bu Evrenin Platformu

Giriş Yap

Altar Parssoy – İyi Zamanlar ya da Değil

yazar

tarafından

, ,

Gençliğimin geride kaldığını hissediyordum. Abidinpaşa’nın tepelerinde yer alan mütevazı tapınakta keşişliğimin on beşinci yılını doldurmuştum. Ve çok şey geçmişti başımdan. Çok yorgundum. Can sıkıntısı, gecenin içinden çıkmış, çevredeki esnafı ziyaret etmiş ve bana ziyarete gelmişti. Esnaflar ve zanaatkarlar ve memurlar şanslıdır. Onlar gecenin tüm sıkıntısını uyuyarak atabilirler. Ben geceleri uyuyamam. Günün ilk ışıklarına dek verdiğim bir savaştır, uyanıklık. Can sıkıntısını üzerimden
silkelemek ve şanslıysam çay içebilmek için Kızılay’a gitmeye karar verdim.

Müzik, otobüs durağına olan kısa yolculukta ve biraz da otobüs yolculuğu süresince, beni sakin tutuyordu. Diğer insanların ayak seslerini, nefes seslerini ve hayat hikayelerinin küçük bir bölümünü müzik sayesinde duymuyordum ve kulaklıklarımı şarj etmem gereken bir dünyada yaşamaktan biraz hoşnutsuzdum. Yine de dürüst olmak gerekirse, benim gibi burnundan kıl aldırmayan, huysuz ve inatçı tipler için en doğru zamanda yaşıyordum. Sonuçta bir şeyler dinlemek için konser salonlarına ya da lambalı radyolara ihtiyacım yoktu. Gençliğimin geride kaldığını hissediyordum çünkü kaslarım sızlıyordu artık ve oturduğum yerden kalkınca belim ağrıyordu. Çok sağlıklı yaşadığımı söyleyemem ama zaten bunu sorun olarak görmeye başladığında yaşlanmışsın demektir. Yalnız ve yaşlıydım. Her zaman olacağını düşündüğüm sona doğru gidiyordum, bu çoğu sondan iyi gibi gelmişti hep ama şimdi daha çok zamanım var gibi gelmiyordu ve sonsuz seçenek gençliğimde nasıl boğucuysa, seçeneklerin giderek azalması da o kadar bezdiriciydi. Mesela artık astronot olamazdım ya da ne bileyim Serengeti’de aslanların tırnak bakımını yapamazdım. Bana kalsa denerim elbette ama o şansı artık sunmazlar. İnsanlar yaşlanan insanların yeni bir şey denemesine hınç ile bakarlar, özellikle de daha yaşlı olanlar.

Yalnızlığımı düşündüm yine. Hiçbir zaman etrafımda çok insan istemedim. Ve yapayalnız, bomboş bir eve dönmek her zaman huzur vericidir. İnsan yoksa, sürpriz yoktur çünkü. Sorun yalnız olmaktan ve hatta yalnız ölmekten korkmam değildi. Ölümlüğümü daha çok hissediyordum artık, bu his giderek daha da yoğun olacaktı sonra bir gün o kadar hissetmeyecektim ilk defa ve ölecektim. O güne kadar da ölümlülüğüm ile yüzleşmenin adı yalnızlık olacaktı belki ya da hastalık ve zayıflık ya da anksiyete ve mide ağrısı… Ama zordu işte diğerleri gibi olmak. Diğerlerini taklit etmek de zordu. Emeklilik primlerine ve araba taksitlerine ya da ev kredisine, mülk sahipliğine, makam sahipliğine, ölümsüzlükten bir parça ısırık alabilmeye, her şeyin yolunda gideceğine inanmak… Yapamıyordum. Otobüs durağı biraz ıssızdı, iyiydi ıssızlığı. Gecenin onunda Abidinpaşa ne çok kalabalık ne de çok ıssızdır. Liminal bir mahalle, herhangi bir şehirde, herhangi bir zamanda. Aynılık hissi, bazen huzurlu bazen de tekinsizdir. İki çocuk geldi sonra durağa, on dokuz değillerdi belki de… “Abi ateşin var mı?” diyerek geldiler ve biraz da koltuk altında silah taşıyıp taşımadığımı süzdüler. Beklentilerini boşa çıkararak sigaralarını yaktım, bir tane de kendim yaktım. Uçlanmadıklarını umarak bekledim, otobüsün gelmesini. Gençlerin uyuşturucu kullandığını duyunca üzülecek yaşlardaydım artık. Hiç rockstar hissetmiyordum.

Otobüs yolculuklarında bir tür Zen huzuru vardı. Her şeyin olması gerektiği gibi gideceğine inancın olmayabilirdi, hiçbir şeye inanmayabilirdin ama otobüs yine de şaşırtmazdı seni. Ayakta giderdin ve insanlar sana mümkün olduğunca alan bırakırdı, belki sadece Ankara’da böyledir bu, ama sonuçta Ankara’daysan… Yeterli geliyordu yine de. Küçük bir huzur. Sonrası Kızılay. İnsanlar ve bağırtılar ve görmek istemediğin kadar çok insan, özellikle de Cuma akşamıysa ve çay içmek istemedim. Kaybolmak için gittiğim, tanıdığım kimsenin beni bulamayacağı ve muhtemelen de aramayacağı mekanlarımdan birine girdim ve bir duble viski istedim. Hangi viski diye sormadıkları türden bir yerdi. Zehirlenmeyeceğimi biliyordum ama. Sadece depresyon, o da ertesi güne kadar vurmayacaktı. Kafamdaki küçük muhasebede kabul edebilirdim bu riski. Alkol almadığım günlerde de gün ışığı gibi parlamıyordum nasıl olsa. Ve müzik kötüydü. Arkada eğlenen insanlar vardı. Bazıları gençti ama
diğerleri benden de yaşlıydı. Benim bilmediğim bir şeyler biliyorlardı, öyle olmalıydı. Flört ediyorlar, birbirlerine dokunuyorlardı ve hiçbir şeyden rahatsız olmuyorlardı. Sırtım dönüktü ve bardaydım, benden de rahatsız olmuyorlardı. Barın arkasındaki aynadan izliyordum her şeyi.

Yarım saat belki olmuştu ve ikinci dubleyi yeni almıştım. Bir kadın geldi sonra, yanımdaki boş tabureyi işaret edip “Oturabilir miyim?” diye sordu. Biliyordum, anlıyordum. Ama anlamıyor gibi yapmak daha kolaydı. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Başımla işaret ederek “Evet.” dedim. Üstü başı düzgünceydi, biraz büyüktü benden. Buraya yalnız gelmediğini anlayabiliyordum. Arkamdaki kalabalık gruptandı. Memurdu ya da orta büyüklükte bir şirkette orta büyüklükte bir konumu vardı. Sıkıcıydı işte. Canım da sıkkındı. Birkaç dakika daha konuşmazsam gidecekti zaten, biliyordum. Sonra arkadaşlarından biri geldi, başka bir kadın, biraz daha gençti ve anlıyordu bence olan biteni. Belki de teselli etmeye gelmişti ya da destek kuvveti olarak, güzel arkadaşlar böyle yaparlar hep. Ne konuştuklarını tam duyamıyordum,
müzik kötüydü ve yüksekti. Adamlardan biri geldi ve genç olan kadına arkadan sarıldı. Benden beklenen de buydu aslında, farkındaydım. Herkes alkollüydü, herkes kötü müzik dinliyordu, biliyorlardı müziğin kötü olduğunu ama eğlenmek ve dokunmak istiyorlardı. Yanıma oturan kadın, benim de dokunmamı istiyordu. Kötü müzikle dans etmemi istiyordu, gülmemi, kahkaha atmamı, terlememi, sarılmamı istiyordu. Ait olmadığım fotoğraf karelerinden biriydi işte bu. O fotoğraftaki adam ben değildim. Adam kadınla aramızdaki boşluğa geldi ve bara yaslanıp votka enerji istedi. Sonra da bana döndü ve… Tahmin edersiniz bence.

Dostum ateşin var mı?

Var…” dedim sadece ve çakmağı uzattım. Kim öğretiyordu bu şeyleri insanlara? Bu protokolleri nereden öğreniyordu insanlar ve neden bana kimse öğretmemişti?

Tarzın çok değişik dostum ya… Metal mi dinliyorsun?” Adam elinden geleni yapıyordu. Huysuzluk etmemeye karar verdim, güzel değildi insanları terslemek. Cool olmak böyle bir şey değildi.

Çok metal dinlemem aslında, rock daha çok.” dedim. Olabildiğince sakin, hatta güler yüzlü denebilirdi cevabım için. Ve oradan sonrasının benim kontrolümde olmayacağı da belliydi. Gruba, iletişim kurabilirsiniz, demiş oldum bir kere. Buradan sonrası beni disekte etmekti, tanımak, tasniflemek, bir yere paketleyip kaldırmak ya da ihtiyaca cevap veriyorsa kullanmaktı. Tasnif aşamasını geçebileceğimi sanmıyordum, sorun etmedim o yüzden.

Birkaç dakika içinde isimler alındı, verildi. Meslekler konuşuldu, sosyal statüler karşılaştırıldı. Bunların gözümün önünde gerçekleşmesini biraz bıkkın ama biraz da keyif alarak izliyordum. Kadının adı Berrin ya da Beril gibi bir şeydi. Diğerlerini hiç hatırlayamadım. Berrin ya da Beril, insan kaynakları yöneticisiydi ve sosyal anlamdaki beceriksizliği çok açıklayıcı gelmişti bana. Hayat şirketlere, ofislere, seminerlere benzemez. Ben de çok başarılı değildim ama en azından başarısız olduğumu kabul edebiliyordum. Ve dans etmek istedi, dans da edemiyordum. O da edemiyordu ama bunu da kabul edecek gibi durmuyordu. Birkaç dakikadan sonra oturdum. Bardaki huzurumu terk etmiş, kıyıda köşede ve büyük bir loşluğun içinde kalan bir masaya tünemiştim. Masanın uzak ucunda konuşmadığım başka arkadaşları vardı. Çok kalabalıktılar. Nasıl bir arada hareket etmeyi başarabiliyorlardı? Yoksa ben mi çok yabanileşmiştim? Ben dahil herkes haddinden fazla içmişti, ben daha yeni başlamıştım ama diğerleri sona doğru geliyorlardı. Gecenin bu kısmı genellikle derin sohbetlerin yapıldığı aşamadır. Ben burada
elenirim. Ve Beril bana sorular sormak istiyordu. Yanıma oturdu.

Hiç buraların adamı değilsin değil mi?” dedi. Haklıydı.
Pub severim ben, çok dans eden biri değilim, belli oluyordur.”
Oluyor. Peki hep mi yalnızsın?”
“Rahatsız etmiyor…”
“Beni de etmiyor. Ama yalnız çıkmayı sevmiyorum.”
“Ankaralı değilsin değil mi? Ya da uzun süredir burada değildin?”
“Nereden anladın?”
“Ankara’da yalnız olmak tuhaf ya da ayıp bir şey değildir. Oradan anladım.”

Evet…” dedi gülerek “İstanbul’daydım on yıldır, orada yalnız olmak zor geliyor insana.”
Ya Ankara?”
“Ne olmuş Ankara’ya?
“Seviyor musun Ankara’yı?”
“Seviyorum, sen?”
“Başka yerde yaşayamam…”

Ben yaşarım, ama istemem.” Tatlı kadındı. Ya da Ankara’yı sevdiği için tatlı geliyordu bana.
Ankara’nın en güzel yanı nedir biliyor musun?” dedim ona. İlgisini çekmişti.

Rastgele biriyle tanışıp, çok güzel vakit geçirebiliyorsun. Ve sonrasında hiçbir beklenti olmadan evine gidebiliyorsun.” Yüzü düştü. Bir an içindi, ama gördüm. Burası Ankara’ydı. Ben Ankara’ydım. Tanımadığım bir kadınla geceyi geçirmezdim. Şehri bilemem, ama ben yapmazdım. Son çare olarak numaramı istedi, verdim. Yazmayacaktı ama, biliyordum.

Buradan başka bir yere geçeceğiz, gelir misin bizimle?” diye sordu.
Hayır, bir tane daha içip eve giderim…” dedim. Yanımdan kalktı ve gitti.

Viski söyledim. Kötü müzik dinledim. Yalnızlığımın keyfini çıkardım. Can sıkıntım gitmedi. Mekândan ayrıldım ve sokakları keşfettim biraz, sanki her bir çatlak kaldırım taşını dahi bilmiyormuş gibi. Ama böyledir Ankara, her şey aynıdır ama biraz farklı gelir. İnsanlar vardı sokaklarda, var olmayan bir tehdidi arıyordu gözleri. Bilmiyorlardı, güvenli bir yerdi burası, bulaşmadığın bir belayla karşılaşmazdın. Ve her belanın bir dili, bir protokolü vardı. Zor değildi çözmesi. Ne zaman bu kadar yaşlanmıştım? Ne zaman kazanmayı ya da kaybetmeyi umursamaz olmuştum ben? Niye eve yalnız gidiyordum? Bunları düşünmek zor geliyordu artık. Cevabını da az çok biliyordum. Huysuzluk da bir huydu ve alışmıştım ben olmaya, grotesk, çarpık, işlevsiz yanlarıyla da ben olmaya alışkındım ve böyledir insanlar. Can sıkıntısı yanımda yürümeyi bırakmış, sırtıma çıkmıştı artık. Can sıkıntım bile dokunmak istiyordu. Ben ise çekinir olmuştum her şeyden. Sanki hiçbir iz bırakmadan çekip gitmek istiyordum zamanın içinden geçip… Öyle değildir işler hiçbir zaman. Var olmak istemiyordum ama çok geçti, otuz beş yıl kadar geç. Ve sanki yabancı bir dilde konuşuyor gibi bağlamını anlayamadığım diyaloglara, dissonansa, kopukluğa mahkumdum şimdi. Her şeyi anlıyor ama hiçbir şeye etki edemiyordum. Yok olmak, var olma sürecinin doğal bir parçasıdır ve çoğu şanslı insan için bu öldükten sonra gerçekleşir. Ben hala nefes alıyorken yok oluyor gibiydim. Kimseyle tam olarak aynı mekanı ya da aynı zamanı paylaşamıyordum. Biraz zorlasam içlerinden geçip gidebilir, bir kuantum çorbası gibi süzülebilirdim. Savruluyordum sadece. Her yerde vardım ve hiçbir yerde yoktum. Hayalet mitinin kökenlerini bir akşam vakti Kızılay’da anladım.

Henüz çay içmemiştim. Çay içmemek bozuyordu belki de her şeyi. Belki de beni realiteye bağlayan ve beni anlamlı kılan bir bilgi paketiydi çay. Gecenin o saatinde çay içebileceğim az sayıda yer vardı ve bilirdim hepsini. Taburelerden birine oturdum, çayım geldi, sigaramı yaktım. Anlamlıydı bu. Tüm anlamlar insan soyutlamasıydı ve doğası gereği anlamsızdı ama o kadar da kötü değildi işte bir şeyler uydurabilmek. Uydurdukça uyumlu oluyordun bir şeylere. Sonra yan masadan bir ses uzandı düşünce balonumun içine…

Abi ateşin var mı?..”


“Altar Parssoy – İyi Zamanlar ya da Değil” ögesine 2 yanıt

  1. Wüstenrabe avatarı

    👏​

  2. Bi Konuşalım Mı avatarı

    Elinize sağlık 🙏​

Bir Cevap Yazın

Bi Konuşalım Mı ? sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Bi Konuşalım Mı ? sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin