Aimomixia Meyhanesi

Osmanlı döneminde şairler meyhanelere gidip beğendikleri çalışan oğlanlara şiirler yazarmış ve yazdıkları şiirleri meyhaneden çıkarken masanın üstünde bırakırlarmış. Meyhane sahibi ise bu şiiri alıp duvara asarmış. Duvardaki şiirler ise meyhanenin tanınırlılığını gösterirmiş. Bu tarihi kültürü öykü haline getirmek istedim.

Batuhan Külekçi·25 Ağustos 2026·5 dk okuma

Kış

Karlı bir kış sabahına evden çıkıyordum. Ne bilsin bu kul, karların da akşamdan kalma olabileceğini. Hep İstanbul’da yaşayıp durmuşken. Karlarla cebelleşirken mahalledeki Durmuş pis mel'unu da durur mu hiç, “Aman azizim kendine dikkat et de bana baston yaptırmaya gelme.” diye gülerek bağırdı. Sıkıştığımız küçücük sokak inledi sesiyle. Ben de karşılık verdim hemen. “Bre deyyusa bak bir de benimle dalga geçiyor. Ayağım kırılsa başımın da kırılması için mi sana geleyim.”

Elhan-ı Şita’daki gibi karlar yüzüme vurdukça sinirim de gökyüzüne karışmıştı. Tramvay durağını, karlar hüzünle, “tozlu bir yoğunlukla” gizliyordu. Neyse ki çok geçmeden tramvay gelmişti. Bu günün öfkeli bir sıradanlıkla geçmeyeceğini hemen anlamıştım. Âşufte bir kadın da erkekler kısmındaydı. Kendisinin varlığı yetmezmiş gibi bir de yakışıklı oğlanın koluna girip yüzük dahi taktırmış. Bu yakışıklı oğlanın esrik kokusunu duyan insan âşufteyi kaldırıp sokağa atası gelir. Nasıl avare olunmaz ki ey mahbûb (sevilen erkek)! Hülyalara dalmışken beni uyandıran rast geldiğim şair ve arkadaşları oldu. “Aimomixia Meyhanesi”’nden bahsediyorlardı.

Birisi:

-Aimomixia Meyhanesi’ne gidiyor muyuz bu akşam?

Diğeri:

-Siya ne taktın bu meyhaneye. Maşuk gibisin, hem nazar-ı dikkatini ne çekmiş olabilir?

Siya:

-Kıymetli efendim bakınız, Sakızlı oğlanlar hakkında çok yakışıklı diyorlar! Etine dolgun diyorlar. Yüreği kıpır kıpır hoplatır diyorlar. Ah bunlar da yetmezmiş gibi kim bilir kaç tane şairin şiiri var kim bilir.

Diğeri:

-Kıymetli dostum, Siya bence haklı. Böyle bir günde içimizi ısıtacak oğlanlara hayır diyemeyiz. Eğer cebinizde para yok ise yanımda atamdan kalma mecidiye var. Mahpeyker oğlanların bizimle ilgilenmesine yeter de artar.

Bu cümleleri duyan benim gibi hangi Osmanlı erkeği iştirak etmeyebilir ki. Hem kültürü sırtına bohça edinmiş ben, nasıl böyle bir hikayeyi kaçırabilirim? Haksız değil miyim? Tabi ki de haklıyım. Gizliden gizliye dinlemeye ve izlemeye başlamıştım. Hülyalarım bir anda değişmişti. Bir zındık gitmişti başka bir zındık gelmişti. Eminim ki Aimomixia Meyhanesi’ndeki Sakızlı Rumlar daha güzeldir düşüncelerine kapılmıştım. Dikkatim dağıldığında Galata Köprüsü’nde birden bire indiler ve ben dehşete düştüm. Şimdi nasıl bulacaktım bu meyhaneyi? Sonraki durakta inip geriye doğru yürümeye koyuldum. Dar sokaklarda tüten dumanlardan, Galata Köprüsü’ndeki deniz kokusuna kadar yaşlanmaya başlamış insanın yorulmuşluğuyla yürüdüm. Ardından, cılız mı cılız, esmer tenli, soğuktan ruhu bedeninden taaffün (kötü koku yayma) etmek üzere olan bir satıcıyla karşılaştım. Aimomixia’yı sormak için yanına gittim, “Bu soğukta üşümez misin?” diye sorduğumda bütün dünyam başıma yıkılmıştı.

Satıcı:

-(Şaşkınlıkla) Vallahi de billahi de tillahi de tanıdım sizi beyim. Siz üstad-ı azamsınız. Üstadım, sizinle karşılaşan bir fani nasıl üşür? Cuma’nın vaazında içimizi sevdaya boğan imam efendinin kelamının sizin sözleriniz olduğunu duydum. Sizi tanımayı ve hasbihâl etmeyi çok istemiştim. Kader ya! Allah, sizi karşıma çıkardı. Efendim, hazretleri tezgahıma geldilerse demek ki bugün üşüyorlar. Size hediyemdir alınız bu atkıyı. -

Sözlerinizin lütfû benim için lahzadan duyulur lakin atkı kaç para ise ödemek isterim.

Satıcı:

- (çatık kaşlarıyla) beyim iyilik Allah'tan gelir Allah’a gider diyen siz değil miydiniz? Atkının karşılığı şuan içinde bulunduğum sohbettir. -

(gülümseyerek) haşa! Hiç kimse sizinle El-Mütekebbir (ulu) arasına giremez. Hem hediyeniz için hem de El-Fettah (iyilik kapılarını açan) yolunda aracınız olarak bu zavallıyı seçtiğiniz için müteşekkirim. Kendinize iyi bakınız.

Bu kadar tanınır olmak... Bu fani hayatı kendi isteğiniz üzerine yaşayamıyorsunuz. Hayatım yeniden bahşedilse alim olmak? Hayır! Satıcının, başka birisinin sözleri önemli mi? Önemli olan bu atkıdır. En azından artık kendimi gizlememe yani meyhaneye rahatça gidebilmem manasına geliyordu. Tanrının bana gönderdiği bir lütuftu ve artık günah olmaktan çıkmıştı. Çünkü tanrıya bu kadar insanı yaklaştırabiliyorsam tanrı da nefsime göz yummalı.

***************************************************

Şişmiş ayaklarımla en sonunda bulabilmiştim. Yıkık dökük binanın altında yatan bir cennet. Görünüşü ruhu paylardı gerçek ortalığa saçıldığında. İçerisi mahşerdi. Rahat koltuklar dikdörtgen olacak şekilde dizilmişti. Hizmetçi oğlanlar, kendi aralarında anlaşıp her birkaç masadan birisi bakıyordu. Şamdanların içinde yanan mumlar eşliğinde boş masalardaki şaraplar bu cenneti ısıtıyor gibiydi. Ben henüz yeni geldiğimde oğlanlar hala yataklarını sıcak tutmakla meşgul olmalılardı. Sahipsiz olan masalardan birine geçtim. Siya ve dostları duvarlara asılmış şiirlere bakıyorlardı. Kendilerine hakim olamayıp içlerinden birini yüksek sesle söylemeye koyuldular, uyarılıncaya dek.

“-kar altında bedenimi ısıtan

Balkonu uzuncasına bir fistan”

Körpe oğlanlar tüm utangaçlıklarıyla sahneye çıktılar. Taze baldırlarını gösterip şehvet dolu dansları bittikten sonra masalara geçmeye ve kendilerini elletmeye başladılar. Hepsinin derdi geceyi geçirecek bir zengin bulup meyhaneyi ıslah etmekti. O sırada, Siya’nın masasından birisi parıldayan bir para çıkartıp havaya doğru fırlatıp tutmaya başladı. Meyhane sahibinin hemen ilgisini çekti ve masalarına kadar gitti. Biraz sohbet ettiler. Ardından sanıyorum ki en körpe oğlanını getirmeye gitti. Oğlan masaya geçtiğinde üç erkek arasında kalmıştı ve kıyamet koptu. Siya, oğlanı beğenmemiş olacak ki:

 

“Kuru göt bir oğlan

Kirpi gibi batar dokunsan

Meyhaneci içirir çokça şaraptan

Acı duyar yoksa insan

Meyhaneci ama mıdır? Yoksa aptal

Gördükçe olurum abdal”

diye bağırdı. Hizmetçiler yatıştırmaya çalışırken oğlana gelen Osmanlı tokadı onu yere yığmıştı. Meyhane sahibi elinde bıçakla kavganın ortasına daldı. Yere düşen birisi daha vardı. Kaçışırken Siya olduğunu gördüm. Atkımı, gözükmemek için sarıp sokakta kavgayı izlerken meyhane sahibinin öldürülüşünü de izledim. O esnada Aimomexia’nın karşısındaki meyhane sahibi yaklaşıp beni korkuttu:

-Beyim seni tanıyorum. Sen de içerideydin. Eskiden bana geliyordun. Al, bu sana hediyemdir, gidip padişaha kadar anlat buradaki cinayeti. Kapattır burayı. Bak meyhaneme hiç kimse kalmadı burası açıldığından beri. Eğer yapmazsan da beyim seni Şehr-i İstanbul’a rezil ederim. Hem şanından, bolluğundan hem de vereceğim paradan olursun beyim.

Ahlak mı kaldı bu memlekette? Bir mader cende (orospu çocuğu) nasıl tehdit eder efendisini. Elimde neşter olacaktı ki gırtlağına saplayı verecektim oracıkta. Allah’ın sopası yok ki elime neşter tutuştursun. Devletin sopası vardır elbet. Başka bir bahara.

Bir kaç gün sonra...

Üsküdar sahilinde vakit geçirmek istemiştim. Benim ayakların da cezası çoktu. Yürüdüm. Bütün o sahilden gelen rüzgara boyun eğmeyerek. Şeyine ince sokakların arasından bakan denize sırt çevirmeyerek canım sevgilim. Toprağın kana bulandığı sahillerde başlar görerek. Ben ki bu devletin vakainüvisi, demiştim. Savrulmayan sopanın başka bahara kaldığını. Sırtımda bir yük. Yükün altına giren her sokağımı seven bir paşa. Yani devlet. Bilir miydi Rum? Tehdit edilenin devlet olduğunu.

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!