Eserler
Yazarlarımızın tüm uzun yazıları, tek bir yerde.
Yazarlarımızın tüm uzun yazıları, tek bir yerde.
Yazarlarımızın tüm uzun yazıları, galerileri ve müzik üretimleri tek bir yerde.

Benim intiharlarım susmaz tenhalardaki köprü altlarında. Uslu durmayan bir ölüm taşırım, erken yırtılan zihnime duvar ören tımarhanede. Dört kişi kavga eder, üç kişi yaralanır ve sadece en yetenekli olanı dirilir delilerin. Ben en az, tek bir kaybedenle gezerim.

Ama biliyorum, yaşım geldi yirmi üçe. Artık ya rahat durmanın ya da geberip giderken dünyanın kabuğuna bir delik açan deli olmaya devam etmenin vakti.

Üzülme diye anlatıyorum sen mekruh bir şeye benziyorsun. Tamamen günahkar değil ve arınmaya da müsait.

Komidinin üstünde vergi, komidinin üstünde aidat, Komidinin üstünde whsky!

Umutsuz ve birbiri içine geçince şeklini kaybeden ruhlar. Kavgaları katlederken uykuları…

Ben ‘Yazı‘yım, Sen ‘Tura’

Yüreğimin kapısında, gölgeden bir umut..

nasıl gözümde kamaştın, bir türlü bulamıyorum

Derin bir bilinmezliğin dünyası içinde, aydınlığa açılmaya çalışıyorum

Yarım saat izledim kıyıdaki bedenini..

Olamayacaksak eğer; 1+1= 3; aritmetik gibi yaşayalım hayatımızı.

Pa ra noya. pa pa ranoya... pa ra noya. pa pa ranoya...

Elim titremedi bile, bu beni en çok korkutan şey oldu sonradan, titrememesi.

Ne tuhaf. Aynı cümlede buluşup, tek bir kelimede buluşamamak.

Kahretsin, şu yaşına kadar nasıl geldin sen? Kaçarak değil mi?

Sür beni çatışma sonrası enkazın rövanşına, göz çukurumu okşa

Nasılsın diye sorma bıraktığın gibi değilim

Duvarlarda yüzüme bakıyor gece, taşların bile biriktirdiği bir suskunluk var.

2014- 2019 yapay zekadan uzak sokak çekimlerim art’ sal şeyler daha iyileri de var ama sırayla

Ellerim zihnimdeki cehennemde yanacak olsa da, belki tutar kaldırırım demirleri diye telkin edip durdum..

Dünya'nın ta ötesinden fırlamış ayaklarım. Yürüsem yük üstüne yük.

Ve geçitlerde bölünüp kisalan zaman, değil mi ikisizliğiyle bir ulu şaman.

Saykodelik literatür

Küçüktü mahallemiz, önemsizdi, önemsizlik hissi insanların içine kolay yerleşir.

Bira sizden. Bu defalık, siz kazandınız.

Gece uzar. Saatler birbirine yaslanır.

Osmanlı döneminde şairler meyhanelere gidip beğendikleri çalışan oğlanlara şiirler yazarmış ve yazdıkları şiirleri meyhaneden çıkarken masanın üstünde bırakırlarmış. Meyhane sahibi ise bu şiiri alıp duvara asarmış. Duvardaki şiirler ise meyhanenin tanınırlılığını gösterirmiş. Bu tarihi kültürü öykü haline getirmek istedim.

Bu yazı dört gencin müzik tarihine bıraktığı bir izin doğumundan başlayan ve o bıraktıkları izin zaman içinde nasıl kumla kaplanıp adının endüstriyel bir hale geldiğini ele alacaktır.

Palyaço’nun Mağara adamı alegorisi.

Ruhunda sakladığın taçtan bir ışık, ruhumda noksandı

Ve alevler gittikçe büyüdü olduğu ahşap masayı dört bir yandan kıvılcımlar saçarak yakmaya başladı

Film, insan denilen canlının kendi cehennemine giden yolu nasıl döşediğini ve sonra da kendine “kendi” içinde açtığı boşluğun gösterisini sunar.

İplikle dikilmişlerin tepindiği yeryüzü...

Bir gün bir yarışma düzenlenir. Ormana üç kelebek salınacak; kelebeklerden biri mavi, biri sarı diğeri de kırmızı...

Biraz hissetmek gibi bir alışkanlığım olmasaydı, böyle yarım bırakmazdım bir şeyleri...

Bu yazıda spesifik bir Şükrü'den bahsedilmektedir. Diğer tüm Şükrü'ler bu genellemeden muaf tutulmalıdır.

Bu yazı, yasın yalnızca bireysel bir duygu olmadığını, aynı zamanda toplumsal olarak şekillenen bir deneyim olduğunu ele alıyor. Ölümün ardından devreye giren ritüeller, gelenekler, toplumsal roller ve gündelik pratikler üzerinden bireyin kendi yasını yaşama biçimi ile toplumun yas tutmaya ilişkin beklentileri arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

Suay Kasım'a...

Yazıp yazıp sildiğimdir.

Kuş(s)andığım kışın yaprakları altına sığınıyorum

Göğün dibine serip, serildiğimiz çimenler

O cümleden sonra düşündüğüm şey aslında söylediği cümle değildi. Yıllardır kurduğumuz bağın benim gözümdeki karşılığı ile onun gözündeki karşılığının aynı olmadığını fark etmekti.

Üzerime kaç katlı apartmanlar kuruldu bilmiyorum. Kaç katlı hayatlar, kaç katlı yalnızlıklar, kaç katlı şahi topu yığıldı hesaplamadım. Ancak şimdi ikinci katta oturuyorum.

*Ekonomist Guy Standing’in, İngilizce "güvencesiz" (precarious) ve "proletarya" (işçi sınıfı) kelimelerini birleştirerek literatüre kazandırdığı sosyoekonomik bir kavramdır. Geleneksel mavi yakalı/işçi sınıfından farklı olarak en az yüksekokul seviyesinde, hatta çoğu zaman lisans ve üzeri okul veya bölümlerden mezun bir kesimdir. Eğitim seviyelerinin altında işlerde çalışmaları “statü tutarsızlığı” adı verilen sosyolojik duruma neden olur. Beyin göçü, beşerî sermaye israfı (alınan eğitimin boşa gitmesi sonucu ülke ekonomisine katkı sağlanamaması), meritokrasi (yetenek yönetimi) krizi (sistemin liyakate dayalı ödüllendirmeyi bırakması) gibi sonuçlara yol açar. (Yardımcı kaynaklar: Google AI ve yönlendirdiği makaleler)

Zor olan, her şey yolundayken şiir yazabilmek

Varoluş. Yük. Taşınması zor bir yük. Her gün ışığı günlük sorumluluklar yükünün tekrarını getiriyor, çeşit çeşit üzüntüleriyle.

Nihat Abi, bizim apartmanın en tuhaf adamıydı. Bunun sebebi siyaseti değildi, futbol değildi.

Gececi güneş çıplak bedenimin mırıltısı ile dans ediyor

İçimden geçen duyguları yazabileceğim için heyecanlı olmanın hafif tebessümü ile selamlaşalım sevgili okur.

Uzun süredir yazmadığım için sabahtan beri ekranla bakışıyoruz, niye yazmadın, derseniz hemen her sosyal bilimci gibi alanımdan tamamen bağımsız işlere başvurup durdum; bunlar ya çok yorucu ya da benim başaramadığım işlerdi.

Masanın kenarındaki o kurumuş çay lekesine bakıyorum.

Telkari çırağının masasına dövülmekten bitap düşmüş; ne olduğu anlaşılamamış, anlaşıldıktan sonra da iş işten geçmiş bir zerya deryasına benzetiyorum kendimi.

Hayatın bazı yerlerinde çok derin çukurlar var. Ve ben hep aynı çukura düşüyorum.

Tuttum zamanı, evrildim kendi acılarımla

Fotoğraf, bir şeyi değiştirmek için değil, kendimi değiştirmek için çektiğim bir savaştır. - Antoine d'Agata

Resmiyete sığınmış ikame memurun üniformasında aleyhen şiddet var

Gençliğimin geride kaldığını hissediyordum. Abidinpaşa’nın tepelerinde yer alan mütevazı tapınakta keşişliğimin on beşinci yılını doldurmuştum.

Bütün kadraj, o karanlık ve de aydınlık, incelikle yerleştirilmiş eski bir eşya gibi.