Kapıyı üç kere çalarım, hep aynı ritimde — bu ritmi artık mahallede öğrenmişler, duyunca kim geldiğini biliyorlar. Adam açar; gözünde önce tanımama, sonra tanıma var olur. O iki saniyelik geçiş, bütün mesleğin özeti aslında. On iki yıldır insanlardan para koparırım ben. Güzel bir tabirle "tahsilat", çirkin tabirle sokakta ne diyorlarsa o. Korkuyu satarım, başka bir şeyim yok elimde, korku ve zaman. İkisi de bedava, ikisi de bitmez, ta ki birinin canına yetene kadar.
Ölüm konusunda bir sürü zırva dinledim yıllar içinde. Cennet, cehennem, hesap günü, ışık, tünel, sıçayım hepsine. Ben üç ceset gördüm bizzat elimle uğraştığım işlerden — üçü de aynı şeyi gösterdi bana: hiçbir şey göstermediler. Biri kalp krizi geçirdi kapımı açarken, ben daha "Para nerede lan" demeden yere yığıldı. Öylece. Ortada bir ışık yoktu, bir müzik yoktu, sadece bir adamın idrarı yayıldı yerdeki halıya ve ben orada durup "bu iş şimdi nasıl kapanacak amına koyayım?" diye düşündüm. Utanç verici mi? Belki. Gerçek mi? Kesinlikle.
Cebini karıştırdım sonradan, alacağımı bulayım diye. Cüzdanında para yoktu ama iç cebinde bir madeni para vardı, tek başına, eski, hangi yıldan olduğu belli olmayan bir şey. Garip geldi ama üstünde durmadım. Sonra fark ettim ki üstünde durmam gerekiyormuş.
İnanmıyorum, çünkü gördüm. İnanan adam çoğu zaman görmemiş adamdır — ya da görüp gözünü kapatmıştır, ki bu ikincisi daha beter, çünkü seçim orada, adam bile bile kaçıyor. Bense kaçamadım. Halının üstündeki lekeye baktım, adamın gözleri açık kaldı, ben de baktım açık gözlere, hiçbir yere gitmediler.
Ölüm hep böyle habersiz gelmez tabii. Çoğu zaman aylarca önceden haber verir — gecikmiş taksitler, kesik telefonlar, kapıda benim yüzüm. Bu işte bir hiyerarşi var, kimse konuşmaz ama herkes bilir: en tepede parayı isteyen abi, ortada ben, en altta borçlu dediğimiz zavallı, en dipte de — hep unutulan, hiç sayılmayan — borçlunun ailesi. Ben kapıyı çaldığımda aslında üç kişiye çalarım: adama, karısına, çocuğuna. Çocuk en kötüsü. Çocuk gözlerinde bir şey öğreniyor o an, bir daha unutmayacağı bir şey: baba dediğin de küçülebiliyormuş demek. Ben o dersi verdiğim için para alıyorum. Güzel bir meslek tarifi değil ama gerçek bir tarif.
Bir defasında üç haftadır kapı açmayan bir herif için gittim. Koku merdivenin başında karşıladı beni, tatlı ve çürük bir şey, bal ile leş karışımı gibi, boğazına yapışan cinsten. Kapıyı komşu marifetiyle kırdırdım. İçeride sinekler bir orkestra gibi vızıldıyordu, gerçekten öyle, ritimli, neredeyse müzikal. Adam koltukta oturuyordu hâlâ, televizyon açıktı, ekranda donmuş kalmış eski bir yarışma programı. Teni yeşile, sonra mora çalmıştı, karnı bir davul gibi şişmişti, gömleğinin düğmeleri sanki içeriden bir şey onu patlatmaya çalışıyormuş gibi zorlanmıştı. Gözlerinin olduğu yerden küçük beyaz kurtçuklar akıyordu, sessiz, sabırlı bir ırmak gibi. Ben orada durdum, uzun uzun baktım, tiksinmedim — ya da tiksindim de artık fark etmiyorum, ikisi aynı şeye dönüştü içimde yıllar içinde, amına koyayım bu meslek insanı böyle bir şeye çeviriyor işte.
Ama bir şey daha var, itiraf etmesi zor bir şey. Perdelerden süzülen öğlen ışığı tam üstüne düşüyordu, tozlu bir hüzme, sarı, eğik. O ışıkta sineklerin gidiş gelişi, kurtçukların yavaş akışı bir tuval gibi göründü bana bir an — eski tablolardaki gibi, natürmort dedikleri şeyler, çürüyen meyveler, kesik kafalar, adı neydi o ressamların hatırlamıyorum ama gördüğüm şey güzeldi, lanet olsun, çirkin ve güzel aynı anda, ikisi birbirini kemiriyordu gözümün önünde, ben de öylece izledim, nefesimi tutarak, sanki bir kilisede duruyormuşum gibi. Bunu kimseye söylemem. Söylersem beni bir yere kapatırlar, haklı olarak belki de. Ama orada durdum, gerekenden çok daha uzun, ve içimde bir şey hoşnut oldu — ürperdim değil, hoşnut oldum, bu kelimeyi yazmak bile şu an midemi bulandırıyor ama doğru kelime bu, başka kelime yok. Cüzdanını buldum sonunda, ceketinin iç cebinde, üç yüz lira vardı içinde, aldım. Yanında, aynı cepte, bir de madeni para vardı. Aynı yıldan, aynı eskilikte. O zaman anladım ki bu bir tesadüf değil, ama neyin işareti olduğunu hâlâ çözemedim. Alacaklıya "öldü" dedim sadece, "üç yüz lirası vardı, aldım, gerisini siz bilirsiniz." Adam gülmedi, sadece başını salladı, sanki gündelik bir hesap kapanmış gibi. Belki de öyleydi. Ben eve gittiğimde o kokuyu üç gün burnumdan atamadım, yemek yiyemedim, karım "hasta mısın" dedi, "hasta değilim" dedim, yalandı.
Bir gece hatırlamıyorum. Ya da hatırlıyorum, ama parçalar halinde, kesilmiş bir filmin kareleri gibi: bir bar, ucuz rakı kokusu, sidik kokusu karışık, biri bana bağırıyor, sonra yumruğum bir şeye çarpıyor, çarpıyor, çarpıyor — kaç kere bilmiyorum, saymadım, sayamadım, tavanda ışıklar dönüyordu sarı-kırmızı-sarı-kırmızı, bir tekerrür gibi, durmayan bir tekerrür, birinin dişleri yerde parıldıyordu, kendi dişlerim mi bilmiyorum, elimde kan, boğazımda bir tat, demir tadı, pas tadı, kusmak istiyorum ama bedenim bir yerde kilitli kalmış, kusamıyorum. Sonra sokak. Islak asfalt, neon bir tabela titriyor, "AÇIK" yazıyor ama hiçbir şey açık değil o saatte. Sonra hiçbir şey. Kara bir perde, sessiz, uzun.
Uyandığımda evdeydim. Karım yanımda uyuyordu, sırtı bana dönük, nefesi düzenli. Elim şişmişti, yumruğum mosmordu, parmaklarımın arasında bir şey vardı, sıkı sıkı tutmuşum uykuda bile — bir madeni para. Nereden geldiğini bilmiyorum. Kimin cebinden çıktığını bilmiyorum. Belki hiç kimsenin. Belki hep bendeydi zaten. Ertesi gün gazetede küçük bir haber vardı, üç satır: mahallenin arka sokağında bir adam bulunmuş, dövülmüş, tanınmaz halde, kimliği belirsiz. Okudum. Katladım gazeteyi. Çayımı içmeye devam ettim, elim titremedi bile, bu beni en çok korkutan şey oldu sonradan, titrememesi.
Bilmiyorum diyorum kendime hâlâ, her gün, sabah traş olurken aynada kendime bakıp bilmiyorum diyorum. Bilmemek daha kolay. Bilmemek bir sünger gibi emiyor her şeyi. Belki seçmedim bile bilmemeyi, belki seçmek diye bir şey yok zaten, belki o gece ben değildim, belki her gece ben değilim, belki bu bedende kaç adam yaşıyor sayamıyorum artık, hiç saymadım, sayan adam değildir zaten, demiştim ya, sayan adam değildir.
O geceden sonra bir şey değişti bende, itiraf edeyim. Gölgelerden şüphelenmeye başladım. Arabamın aynasına fazla bakar oldum, aynı farların peşimden gelip gelmediğine. Karımın yüzüne bakışımda bir şey aramaya başladım, bilip bilmediğine dair küçük bir işaret, bulamadım hiç, ama aramayı bırakmadım, her gece, sofrada, yatakta, o uyurken bile karanlıkta yüzüne baktım uzun uzun, ne düşündüğünü öğrenmek ister gibi, ya da hiçbir şey düşünmediğinden emin olmak ister gibi. Bir gün sokakta biri omzuma çarptı, özür diledi. Sıradan bir şeydi ama ben eve kadar elim cebimde yürüdüm, ensemde bir nefes hissederek, biri beni izliyormuş gibi — kim olduğunu bilmiyorum, belki kimse, belki bir gölge, belki o gazetedeki üç satırın sahibi, belki kendi vicdanım artık bir yüz almış da beni takip ediyor. Önemi yok adı. Önemli olan hissetmem, ve hissediyorum, her gün biraz daha net.
Bana "vicdanın sızlamıyor mu" diye soranlar oldu. Sızlıyor lan, elbette sızlıyor, ben taş değilim. Ama vicdan dediğin şey karnını doyurmuyor, kirayı ödemiyor. Vicdanla borç kapanmıyor, tersine iş büyüyor — ben gitmezsem başkası gider, başkası benden az konuşur, çabuk vurur. Ben en azından gözünün içine bakıp "bak kardeşim, bu iş böyle gitmez" diyorum.
Bu beni iyi biri yapmıyor. Sadece biraz daha yavaş yürüyen aynı adam yapıyor.
Ama bazen yavaş yürümek de yetmiyor. Aylar sonra, aynı işin başka bir gecesinde, bir adamı takip ederken — borcunu üç aydır ödemiyordu, şerefsiz herif beni sokakta görünce yön değiştiriyordu her seferinde — köprüden atlarken gördüm. Kendi kendine. Ben daha yaklaşamadan, "dur lan" bile diyemeden. Aşağı baktım, su karanlıktı, hiçbir şey görünmüyordu, sadece bir daire genişleyip kayboldu, sanki nehir onu hiç yutmamış gibi sakindi. Ertesi gün cesedini bulduklarında ceketinin cebinde ne olduğunu sordum polise tanıdığım biri vardı diye. "Bozuk para" dedi adam, garip bir şekilde, "tek bir bozuk para, başka hiçbir şey yok cebinde." Ben bir şey demedim, içimde bir şey kaydı sadece, soğuk ve yavaş, tıpkı o daire gibi. O gece anladım bir şeyi: insanın ölümü, çoğu zaman bir başkasının elinden değil, kendi hesabından çıkıyor. Ben ona bir baskı yaptım evet, ama tetiği o çekti, suya o atladı. Bu beni temize çıkarmıyor, sikimde de değil zaten temize çıkmak. Sadece diyorum ki: sorumluluk dediğin şey, herkesin üstüne biraz biraz bulaşan bir şey, kimse yüzde yüz almıyor, kimse yüzde sıfır da değil.
Ölümden sonra bir şey yok bence. Bu bir umutsuzluk cümlesi değil, bir rahatlama cümlesi aslında. Çünkü hesap yoksa, ceza yoksa, demek ki yaptığımızın bedelini burada ödüyoruz, şimdi, bu masada, bu kapıda, bu köprüde. Ahiret diye bir şey olsaydı, ben çoktan iflah olmaz bir dosya olurdum orada. Olmadığı için, her sabah uyanıp yeniden bir şeyler deniyorum — ne olduğunu tam bilmesem de.
Oğlum var benim de, sekiz yaşında. Ona ne iş yaptığımı söylemedim, söyleyemem. "Baba insanlardan alacak toplar" dedim, gülümsedi, "polis gibi mi" dedi, "biraz öyle" dedim, yalan söyledim, oğluma her gün yalan söylüyorum aslında, ama bu yalan onu koruyor, en azından şimdilik. Bir gün büyüyecek, öğrenecek, o zaman bana nasıl bakacağını bilmiyorum. O bakışı düşünmek, aldığım her kapıdan daha ağır geliyor bana.
Bazen ona bakarken kendimi yakalıyorum, tuhaf bir şekilde bakarken — tıpkı o adama baktığım gibi, tıpkı ışıkta süzülen o toza baktığım gibi, aynı sabır, aynı dikkatle, uykuda yüzünün kaslarının nasıl gevşediğine, nefesinin ritmine bakarak, ne aradığımı bilmeden. Bir gece öyle bakarken kendimi öyle bir dehşetle yakaladım ki kalktım sessizce, odadan çıktım, kapıyı usulca kapattım arkamdan, koridorda durdum karanlıkta, nefesim titreyerek. O bakış benim değil diyorum kendime. Başka bir adamın bakışı. Ama bedende ikimiz de varız, demiştim ya, ve bazen hangimizin baktığını ayırt edemiyorum.
Sonuç mu istiyorsun? Yok öyle bir şey. Her akşam eve dönerim, oğlumla otururum, karım yemeği getirir, ben de o an, sadece o an, kimsenin borcu olmayan bir adam gibi otururum sofrada. Ama elim cebimde bazen, farkında olmadan, o madeni parayı arar, bulur, sıkar; karımın bıçağı ekmeği keserken çıkardığı sesi dinlerim, ritmik, düzenli, ve bir an — yemin ederim, sadece bir an — o sesin başka neye benzediğini düşünürüm, sonra düşünceyi keserim, keserim, keserim, tıpkı ekmek gibi. Elimi uzatır ekmeği alırım, oğlum güler, ben de gülerim, ikimiz de gerçek gülüyoruzdur o anda, yalan değil bu — ama gülüşümün altında başka bir şey duruyor artık, sessiz, sabırlı, tıpkı o sinekler gibi, tıpkı o kurtçuklar gibi, bekliyor.
Sonra telefon çalar. Bir isim söylenir. Çatalı bırakırım.
Kalkarken ceketimin cebine elimi atarım, sigara var mı diye. Sigara yok. Bir madeni para var. Ne zaman koyduğumu hatırlamıyorum. Belki oğlum koymuştur şaka olsun diye, belki hep cebimdeydi de fark etmemişimdir. Avucumda sıkarım, soğuk, tıpkı diğerleri gibi soğuk. Sonra kapıyı arkamdan kapatırım, karıma bir şey söylemeden.
Hangi adam gerçek diye sorma bana. İkisi de gerçek. İkisi de, bir gün, aynı şeye dönüşecek: bir isim, bir tarih, birkaç kişinin kafasında birkaç yıllık bir gölge.
Sonra o gölge de silinecek. Benim sildiğim onca isim gibi — ve belki bir gün, birileri benim cebimi de karıştırır, tek bir madeni para bulur içinde, ve hiç sormaz nereden geldiğini.
Ya da belki kimse karıştırmaz. Belki ben de bir gün öylece bulunurum, kapı açılmadığı için, koku merdivenlerden yükselerek, sinekler üstümde bir orkestra kurarak. Ve gelen adam — kim olursa olsun, benim gibi biri, benim yerimde duran biri — bana bakacak, uzun uzun, ve içinde bir şey hoşnut olacak, aynı benim gibi, çirkin ve güzel aynı anda. Umarım öyle biri olur. Umarım kimse dua etmez benim için, gerek yok. Umarım sadece bakar, gerekenden çok daha uzun, ve sonra, hiçbir şey söylemeden, cebimi karıştırmaya başlar.