Kemirti

Küçüktü mahallemiz, önemsizdi, önemsizlik hissi insanların içine kolay yerleşir.

Altar Parssoy·26 Ağustos 2026·10 dk okuma

Aslında her şey sakin bir cumartesi sabahında başladı. Sabah şehrin tüm sesi bilincin aynasına çok da leke bırakmayan bir vızıltıyla doldururdu her yeri ve evimin sabah saatlerindeki sessizliği ile tuhaf bir uyumu olurdu. Elektroniklerin belli belirsiz vızıltıları ile yakalanmış grotesk bir harmoni. Sabah uyanmaya alışmak istediğim zamanlarda da birebirdi, vardiya değişimlerinden sonraki ilk günler çok zorlanırdım hep, geceden sabaha arada hiç tampon olmaksızın geçmek ruhumdan bir şeyleri rendeler gibi gelirdi ve hafta sonları sabah sakinliğinde uyanma egzersizleri yapardım. Bu bacağın kırılıp, alçıdan aylar sonra çıkardığın ilk günler tekrar nasıl düz durmayı hatırlıyorsan öyledir. Önce kendi kendine nasıl olması gerektiğini hatırlatırsın. Nasıl kalkılır, nasıl durulur, nereden destek alınır… Pratikte aynıdır. Bacak kırmaktan iyiydi ama. İşte o sessizliğin ya da gürültünün -nasıl bakarsan öyledir bazen hayat- içinde otururken üst kattan çığlık ve tepinme sesleri gelmeye başladı. Biri birini öldürüyor olmalıydı ya da çoktan ölmüştü her kimse ama yine de bir alarm hissi uyandı içimde; üst komşularımı çok umursamadığımı tahmin edersiniz. Beğenmemiştim sesi, yanlış bir şeyler vardı. Sezerdin yanlış bir şey olduğunu hep.

Kulak kabarttım tabi, zaten başka şansım da yoktu, televizyon açık değildi, bilgisayar açık değildi, musluk bile damlamıyordu, önceki gün değiştirmiştim contasını. Duymak zorundaydım, öyle ya da böyle.

“Yakala, üstüme tırmanacak yakala!”

“Yakalayamıyorum ki çok hızlı… Ah…” Sese bakılırsa yere düşmüştü. Erkek olandı bu. İsimlerini öğrenmediğim bir karı-koca yaşıyordu üst katımda, merdivenden inerken ya da çıkarken karşılaşıyorduk. Elimdeki siyah poşetleri görünce bana pis bakışlar atıp hızlıca eve giriyorlardı. Selam verdiklerine pek şahit olmadım. Erkek olanın gece ikide eve eskort ile geldiğine şahit oldum ama. Kadın evde miydi bilmiyorum. Dahil edilmediğim cinsel ilişkiler hakkında fikir beyan etmeyi sevmem. Bu ikisi bir süre daha tepindiler ve bağrıştılar, tam anlayamadım konuyu. Çok da umursamadım. Kimse ölmemiş gibiydi. Kapımı polis çalmayacaksa ya da endişeli bir komşu, dünya yanabilir. Kahraman olmadığımı yıllar önce kabullenmiştim. Kimsenin ihtiyaç duymadığı biri olduğunu öğrenmek acı dolu bir derstir, hayat boyunca orta sınıf ailenin seni hazırladığı her şeyi camdan atman gerektiğini öğrenirsin. Asla bir günlük bir ders değildir, ne yaşarsan yaşa. Her bir yenilişte, her bir hayal kırıklığında tekrar tekrar dinlersin o dersi insanların soğuk yüzlerinde ve bir gün biter o ders. Yüzler hep soğuktur, kış günleri otobüs duraklarının banklarında hatırlarsın bunu, ve kahraman olmadığını kabul ederek basarsın kartını sensöre. Dünya kahraman olduğunu sık sık ve gürültüyle ve çoğu zaman da kendine ait olmayan parayı harcayarak duyuran kahramanlarla doludur ve sen ne o kadar bağırmaktan hoşlanırsın ne de öyle bir maddi kaynağa erişimin olmuştur. Kalifiye olmadığın bir roldür yani bu, anneni biraz üzersin, o seni bu günler için yetiştirmemiştir. Ama ölü bir yatırım olarak hala fazlasıyla nefes alıyorsundur ve bazen bu daha önemlidir. Bazen nefes alan bir hayal kırıklığı olmak mezardaki bir kıvanç olmaktan daha tatlıdır. Bir cumartesi sabahı için fazlasıyla tatsız bir başlangıç olduğunu kabul edip kanepede biraz daha uyuklamaya karar verdim.

Öğlen olmamıştı sanırım daha, kapım çaldı. Kapımı genelde çalan olmaz, neredeyse her defasında istemediğim bir şey gelir kapının diğer tarafından. Yine de homurtuyla kalktım, pantolonumu ve t-shirtümü giydim ve kapının deliğinden baktım. Çaprazımdaki komşumdu çalan, neredeyse hiç konuşmamıştım daha önce. Önemli olmalıydı ve hiç istemediğim bir şey gelecekti kapıdan, biliyordum.

“Bahçede toplanıyoruz, haber vermek için…”

“Ne oluyor?” diye sordum. Apartman toplantılarına kiracıları çağırmazlardı genelde, ev sahibi değilsen fikir belirtmenin çok anlamı yoktu, aidatı senden isterlerdi ama.

“Fareler… Senin evden çıkmadı mı?” gayriihtiyari koridora göz gezdirdim sanki her an bir köşeden bir fare çıkacakmış gibi.

“Yoo, görmedim ben hiç…”

“Tüm binayı bastılar, millet kaç gündür eve giremiyor, onu konuşacağız.”

“Tamam geliyorum.” Ayakkabılarımı giyip yukarı çıkarken, komşum bir alt kata inip onların zilini çalıyordu bile.

Apartmanın küçük bahçesi insan doluydu, daha önce hiç bu kadar kalabalık görmemiştim burayı. Küçük sayılmazdı apartman, otuza yakın daire vardı ve sanırım herkes bahçedeydi. Küçük bir mahallede yaşıyorduk, bir sürü apartman, irili ufaklı. Çoğu 70’lerin ortasında yapılmış, her geçen gün biraz daha dökülen bir dolu apartman. Birkaç tane de eski, çok eski bina vardı orada burada. Gecekondu hiç görmemiştim ama yeni bina görmüştüm, belki de oradaydı gecekondular bir zamanlar. Parlak gökyüzünden gözlerimi ellerimle korurken zamanın her şeyi nasıl götürdüğünü ve hiçbir zaman istediğimiz şeyi getirmediğini düşündüm… Sonra dikkatimi çekti, tek biz değildik dışarıdakiler. Etraftaki binalardan da insanlar çıkmıştı dışarı, onlar da telaşlı görünüyorlardı. Deprem geceleri gibiydi sokak. Sadece daha az panik ama daha bir tekinsizlik yüklüydü hava. İnsanları dinlemeye çalıştım.

“Balkondan her bulduğunuzu silkeliyorsunuz, sonunda olacağı buydu…” diyordu yaşlı olan komşum. Haksız sayılmazdı, silkeliyorlardı da cidden ama konuyla ilgisi var mıydı bilmiyordum.

“Havalar çok ısındı, iklim değişti, ondan oluyor hep.” Diyordu bir diğeri ama kendi kendine konuşuyor gibiydi daha çok. Gerisini gürültü içinde çıkaramadım. Anlam veremiyordum hiçbirine. Bir tane fare bile görmemiştim daha. Üst komşumu gördüm sonra, kaşında bandaj vardı, kötü düşmüş olmalıydı. Sevmiyorduk pek birbirimizi ama yanına gittim.

“Geçmiş olsun, nasıl oldu?”

“Paspasla fareye vurayım derken takıldım, kaşımı sandalyenin kenarına çarptım…”

“Kötü olmuş… Ben bir tane bile fare görmedim. Dışarıda da görmedim. Nedir bu mevzu?”

“Geçen hafta sokağın doğusundaki binalarda var diye duyduk. Önceki gün de benim hanım pisliğini bulmuş mutfak tezgahında. Yapışkan falan koydum işte ama kâr etmedi.” İlgimi çekmişti mevzu. Sakince sigaramı yaktım ve belki bir tane fare görürüm diye beklemeye başladım. Hiçbir yerde fare yoktu. Histeriye kapılıyorlar diye düşünürken, gözüm istinat duvarının altında uzanan yan binanın bahçesine takıldı ve yoldan atılan onlarca çöpün içinde hızla hareket eden fareyi o zaman gördüm. Kocamandı. Yani, hala bir fare için normal sayılacak boydaydı ama yine de kocamandı. Fare çöplerin arasına girdiğinde o çöp yığınının her tarafından kıpırtılar görünüyordu. Onlarcası, sessizce çöplerin arasına gizlenmiş, bu insan kalabalığı tarafından fark edilmemeye çalışıyorlardı.

Şimdi, ben ispiyonculuğu sevmem. Yine de doğru olanı yapmak bazen çok yanlış hissettirir insana. Kalabalığa seslendim:

“Hey! Aşağı bakın! Onlarcası çöpün içinde geziyor!” Kimsenin çok umurunda değildi, göz ucuyla aşağı bir bakıp kendi aralarında tartışmaya koyuldular. Fareleri yok etmek istiyor, tüm günü bu konuda tartışarak geçiriyorlar ve yine de gözlerinin önündeki fareleri umursamıyorlardı. Birkaç ihtiyar aşağı bakıp cık cıkladılar.

“Ne olacak halimiz… Allah’ım sen bizi koru…” Kimseden ses çıkmayacak gibiydi. Küçüktü mahallemiz, önemsizdi, önemsizlik hissi insanların içine kolay yerleşir. Eve gitmek daha iyi olacaktı. Bir şey çıkacağı yoktu bunlardan. Alt kata inerken apartman boşluğundan kafamı uzattığımda bodrum katında koşturan iki tane fare gördüm. Binaya girdiğim için gizlenmişlerdi.

Aradan geçen günlerde yüksek katlarda oturanlar hariç herkesin evine fare girdi. Ben de üç dört tanesini evden zar zor çıkardım. Mahalleli elinde sopalarla yürüyorlar, sokaklarda gruplar halinde gezen fareleri dağıtmaya çalışıyorlardı. Ancak gece sorun oluyordu, polisler sopaların suç aleti olarak kullanılabileceğini söyleyerek el koyuyorlardı. Fareler girmesin diye arabalarından bile çıkmıyorlardı bazen. Kavga gürültü çok oluyordu. Sonra bir gün sokağın ortasında bir adam bağırarak herkesi etrafına topladı. Temiz giyimliydi ama aklını kaçırmış gibi gözüküyordu. “Hepsini zehirlemeliyiz!” diye bağırıyordu. “Fare zehiri alıp her yere dökelim!”, “İnsan gibi yaşayamayacak mıyız? Neyi bekliyoruz?” haklıydı bence.

Sonra kadının biri bağırdı, “Olmaz öyle şey, köpeklerimiz var sokakta, bir sürü hayvan var. Onları da zehirlemiş oluruz! Vicdansızlık bu!” aslında o da haklıydı ama bu kadar fare varken baktığı hayvanların da ömründen emin olamıyordum. Karşı çıkanlar, destekleyenler… Kısa süre içinde temiz giyimli adamı gören yoktu bile, kalabalığın içinde kaybolmuştu çoktan. Sonra bizim binanın yöneticisinin karısını gördüm bağıranlar arasında; “Ne zehiri ya deli misiniz? Benim çocuğum oynuyor bu sokakta ya o zehirlenirse ne yaparım ben?! Çocuğumu tehlikeye atamam kimse kusura bakmasın. Milletin yaşlısı var, çocuğu var. Öyle zehirle falan olmaz bu işler…”

Böylece tüm mücadele fikirleri bir bir söndürüldü. İnsanlar tartışırken bacaklarının aralarından fareler geçiyordu, kimileri ısırıyordu bile. İnsanlardan korkma becerilerini tamamen kaybetmişlerdi. Besin zincirinin tepesindelerdi ve kimsenin onlara dokunmayacağını öğrenmişlerdi artık. Savaşın kaybedildiği belliydi. O esnada çaprazımda oturan komşum koluma dokunup, az önce bağıran kadını işaret etti:

“Evi 9. Katta onun. Fareler üşenip çıkmıyorlar bile, ondan böyle konuşuyor…”

“Ya biz ne yapacağız o zaman?” diye sordum.

“Bilmiyorum. Ama bir şeyler yapmamız gerekecek, tuvalete bile giremiyorum evde, borulardan çıkıyorlar, tamamen kapattım hepsinin kapısını.” Ben de farklı değildim. Benzin istasyonlarında görüyordum işimi, benzin kokusundan ya da bilmiyorum belki de benzinciler zehir kullandığından dolayı olsa gerek, fare olmuyordu ortalıkta. Duş almak zor oluyordu bir tek, ıslak mendil satışları patlamıştı. Bulamıyorduk da. Yaşlı kadınlar pamuğu ıslatıp biraz şampuan döküp koltuk altlarını siliyorlardı, bazen toplu taşıma araçlarında görüyordum onları. İnsanların laf edecek hali kalmamıştı. Leş gibi kokunun içinde şampuan kokusu kimseyi rahatsız etmiyordu artık, görüntü ne kadar korkunç olsa da.

En ağırı da bu yaşamaya insanların alışma hızıydı. İnsan gibi yaşamıyorduk artık, ahırlara tıkılan hayvanlar gibiydik. Sadece çalışıp vergi veriyorduk ve farelerle, kokumuzla, korkumuzla baş başaydık. Hastalık kol geziyordu. Binada ilk ölen yöneticinin çocuğuydu. Zehirlenmemişti ama yüksek ateşi düşürememişlerdi çünkü hastaneler artık enfeksiyonla gelenlere müdahale edemiyorlardı. Sokakta hiçbir hayvan kalmamıştı. Kuşlar bile çok yaklaşmıyorlardı çünkü konacak yer kalmamıştı. Her yer fare kaynıyordu. Milyonlarcası vardı belki de… Kimse bir şey yapmıyor, yapalım diyenleri de susturuyorlardı. Yorgundu insanlar, sadece huzur içinde yemek yiyebilmek istiyorlardı ancak ne paraları yetiyordu artık ne de huzurları vardı. Kimse işleri daha kötü hale getirebilecek çılgın fikirler duymak istemiyordu ancak yaşadığımız çılgınlığın da farkında değillerdi. Ben de yorgundum artık. Kimseyle konuşasım yoktu. Sopa taşımayı da bırakmıştım, gece dışarı çıkmayı da…

Sonra bir gece her şey koptu. Çığlıklara uyandım. Apartmanın içinden yükseliyordu. Benzin kokusunu aldım. Üzerime hiçbir şey almadan dışarı fırladım. Fareler apartmanın merdivenlerini tırmanarak sokağa kaçıyorlardı ve ben de arkalarındaydım. Binlerce fareyle birlikte merdivenleri çıkarken ikinci kattan merdivenler boyunca benzin döken adamı gördüm. Tanımıyordum. Açık kapının ardından kadının biri bağırıyordu “Hepimizi yakacak, delirdi!” diye bağırıyordu. Benzinle yanma korkusundan kimse yaklaşamıyordu adama. Çok geçmeden herkes dışarı çıktı ve binanın bodrumu benzinle tamamen ıslanana kadar bidonlarca benzin döktü adam. Sonra elindeki bidonla apartmanın dışına kadar benzin dökerek geldi ve ateşe verdi. Tüm apartman yanıyordu. Sonra sokakta başkalarını gördüm. Benzin döküp yakanlar, ellerindeki pompalarla zehir püskürtenler, küreklerle, sopalarla farelere saldıranlar… Sabaha kadar sürdü. Sabah şehrin yarısı tütüyor, kalan yarısı hala yanıyordu. Ama sokakta bir tane bile fare yoktu. İnsanlar sokakta kalan tek tük fare ölülerini toplayıp çöp konteynerlerine atıyorlar, onları da yakıyorlardı. Koku dayanılacak gibi değildi ama insanlar kahkahalar atıyorlardı. Herkes çıldırmıştı. İnsanlardan da ölüler vardı. Üst katlarda yaşayıp evlerine kapanarak tepeden konuşanları, duş alabilenleri de sokaklarda sürüklemişler, bazılarını yakmışlardı. O gün konuşan kadını küreklerle dövmüşlerdi, gece tanıyabildiğim birkaç yüzden biri oydu. Bir an için çığlık atarak sokakta sürüklendiğini gördüm, sonra üzerine onlarca kürek indi ve sesi kesildi. Yönetici de ölmüştü, binadan çıkmayı reddetmiş ve boğulmuştu. Karısı daha akıllıydı ama. Temizlenmiş asfaltın üzerinde sakince oturuyordu. Hayatından memnun gibiydi. Daha fazla memnun yüz gördüm sonra, ne işin başında bir şey yapmış ne de bu delilik gecesinde kılını kıpırdatmış yüzlercesi sokaktaydı, gülümsüyorlardı. Yüzlerinde is, ellerinde yanık yoktu. Yorgun değillerdi. Ben de onlardan olabilirdim. Gülümseyecek bir şey bulamıyordum ama. Sessizce sokağın karşısına yürüdüm, bir kürek alıp fare ölülerini konteynere yüklemeye başladım.

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!