Bir Yas İçin Ağıt

Bu yazı, yasın yalnızca bireysel bir duygu olmadığını, aynı zamanda toplumsal olarak şekillenen bir deneyim olduğunu ele alıyor. Ölümün ardından devreye giren ritüeller, gelenekler, toplumsal roller ve gündelik pratikler üzerinden bireyin kendi yasını yaşama biçimi ile toplumun yas tutmaya ilişkin beklentileri arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

Vugar Asgar·9 Ağustos 2026·2 dk okuma

Kaybedişimin ilk günü

Kafam allak bullak.

Ne hissettiğimi bile tam olarak bilmiyorum.

Eve geldim. Saçım çok kirliydi. Seninle son saatlerimi geçirmeden önce, her zamanki gibi saçıma birkaç damla yağ sürmüştüm. Biraz bekleyip yıkayacaktım. Ama durumunun kötüleştiğini duyunca aceleyle hazırlanıp kendimi sokağa attım.

Artık ölmüşsün.

Eve geldim. Dünden kalan yemekten biraz yedim. Hızlıca duş aldım. Ardından yatağa girdim.

Sabah erkenden uyanmam gerekiyordu.

Ölümünün ilk sabahı.

Hâlâ ne hissettiğimi anlayamıyorum. Yasta olduğumu bile tam hissedemiyorum.

Sanki o da yok.

Ben ne yaşadığımı anlamaya çalışırken başka bir şey başladı.

İnsan öldükten sonra yapılması gerekenler.

Gelenekler.

Dinî ritüeller.

İçimde neler olup bittiğini anlamaya fırsat bulamadan, adlarını bile bilmediğim insanların yıllar önce koyduğu kuralları uygulamaya başlamıştım.

Peki ya biz?

Biz, onun yokluğunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyoruz.

Başımıza gelen bu şeye bir isim vermeye çalışıyoruz.

Ama sanki daha yasımız başlamadan, bize önce nasıl yas tutulacağı öğretiliyor.

Gece uzun geçti.

Son kalp atışlarını izledim.

Sonra ağlama sesleri yükseldi.

Kulaklarım çınladı. Birkaç dakika boyunca neredeyse hiçbir şey duymadım.

Kulağına yaklaştım. Yüzüne dokundum. Seni öptüm.

Sonra sana bir söz verdim.

Elini bıraktım.

Seni yıkamak için götürdüler.

Şehirden uzak bir yere.

Ben başka bir arabayla gittim. Dışarıda bekliyordum.

Birkaç kişi geldi.

“Kefenden sonra seni halıya saracağız,” dediler.

Halıyı getirmişlerdi.

Sadece bakıyordum.

Önce cansız bedenini kefenle örttüler.

Sonra halıya sardılar.

Sabahı bekledik.

Mezarlıktayız.

Etrafıma baktım.

Sadece erkekler vardı.

Kuzenime sordum.

“Neden sadece erkekler var?”

“Defni erkekler yapar.”

Bu kadar.

Üç dört kişi mezarı kazmaya başladı.

Sen kefene sarılmıştın.

Seni böyle göreceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Başın kanamıştı.

Sonradan öğrendim ki mezarlığa getirirken arabayı hızlı kullanmışlar.

Kefenin kanlı kısmını kesip yenisiyle değiştirmek gerekmiş.

Ben yapmak istedim.

Tek başıma yapamadım.

İmam yardım etti.

Diğer imam ise, “Böyle de kalabilir,” dedi.

Sonra iki imam bunun üzerine tartışmaya başladı.

Beş dakika.

Beş dakika boyunca hepimiz durmuş onları dinliyorduk.

Garipti.

Kimse yeni ölmüş bir insanın başının ihmalkârlık yüzünden kanamasından söz etmiyordu.

Kefeni düzelttikten sonra mezara indim.

Dua bitene kadar mezarda kalmam gerektiğini söylediler.

Elimi sırtına koydum.

Bekledim.

O sırada ne hissettiğimi anlamaya çalışıyordum.

Kefenine bakıyordum.

Bembeyazdı.

Birden üşüdüm.

Bedenim titredi.

Sonra aklıma bir şey geldi.

Saçımı okşayışın.

İstemsizce gülümsedim.

Sanırım iyiyim.

Sustum.

İmam dua okuyordu.

Sesi beni rahatsız ediyordu.

Ben sadece seni düşünmek istiyordum.

Eve döndük.

Herkes ağlıyordu.

Yoksa kadınların çoğu mu demeliyim?

Dışarıda erkekler oturmuş çay içiyordu.

Evde masalar hazırlanmıştı.

Çay.

Helva.

Hurma.

Yemekler.

Mutfakta bir telaş vardı.

Çay bitiyor, yenisi demleniyordu.

Birisi bardak istiyordu.

Birisi şeker.

Sadece bakıyordum.

İnsan sevdiği birini kaybettiğinde gerçekten çay ister mi?

Gerçekten acıkır mı?

Ben acıkmamıştım.

Çay da istemiyordum.

Ben sadece ne hissettiğimi anlamak istiyordum.

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!