“Değerli okuyucu,
Bu yazı dört gencin müzik tarihine bıraktığı bir izin doğumundan başlayan ve o bıraktıkları izin zaman içinde nasıl kumla kaplanıp adının endüstriyel bir hale geldiğini ele alacaktır. Bu yazının ele aldığı olaylar, kişiler ve yerler tamamen gerçekçi olup yaşanmış olaylardan esinlenilmiştir.
Burada biraz müzik tarihi, biraz müzikal sitem konuşacağız. Bence “senin de” kendini bu zaman kapsülünde bulman an meselesi. Ne dersin, başlayalım mı?”
“Yıl: 1968…
Yer: İngiltere, Aston ya da diğer bir deyişiyle Birmingham.”
Tony Iommi, Ozzy Osbourne, Geezer Butler, Bill Ward… hepimiz bu isimlerin en az bir tanesini elbet duymuşuzdur. Bu dört genç arkadaş, 1968 yılında İngiltere’nin Birmingham şehrinde bir araya gelirler. O zamanlar henüz oldukça genç müzisyenler olan bu arkadaşlar, müziğin daha karanlık ve daha sert tonlara sahip yanını ele almak isterler.
Bu isteklerini gerçekleştirmek üzere yola çıkan dört arkadaş, “Earth” adıyla rock ve blues tarzlarını benimseyerek müzik kariyerlerinin yeni penceresini aralarlar. Konserler, provalar derken bu dörtlü bir gün bir film görür. O film, aslında hem bu dört arkadaşın hem de müzik tarihinin kaderini değiştirecek bir film olur.
Yıl, 1969… bizim dört arkadaş, Boris Karloff’un Black Sabbath filmini görür. Filmde ele alınan atmosfer, aslında bu grubun bir araya gelme sebebinin temeliydi. Grup, yoluna “Black Sabbath” olarak devam etmeye karar alır ve müziğin o karanlık notalarını çalmaya doğru yola çıkar.
Yıllar artık birbirini kovalarken Black Sabbath müziğe getirdiği yeni sesle, “heavy metal” olarak anılacak olan o müzik türünün öncüsü ve kurucusu olarak tarihteki yerini çoktan almıştı. Grup, konserlerinde sahneye yansıttığı performanslar ve sahne arkasındaki hikayeleriyle de müzik camiasında adından oldukça söz ettirmeye çoktan başlamıştı.
Tabii gençlik işte… bazen de o hızlı ivmelenme, bir anda delilikler dolu bir maceranın da habercisi oluyor. Ozzy Osbourne gibi bir figüre, “frontman”e sahip olduğunuzda bu delilik daha da uç noktalarda yaşanmaya başlıyor tabii ki. Mesela, dediğinizi duyar gibiyim… Ozzy -Karanlığın Prensi- sahnede yarasayı ısırmasından tutun, kendi kurduğu grubundan kovulduktan sonra başlattığı bireysel kariyeriyle eski grubundan daha başarılı olmasına kadar uzanan bir eksenin her noktasında konumlanmış biri olarak hafızalarımızda yer edindi.
Sabbath’tan bağımlılık ve grubun üretkenliğini yavaşlattığı için kovulduktan sonra, gruba bir efsane olan Ronnie James Dio’nun katılmasının ardından; metal müzik dünyasını ikiye ayıran o soru sektörde ve hayranlar arasında yerleşmeye başladı. Ozzy dönemi mi, Dio dönemi mi? Bu soru, hala eskimeyen ve gittikçe de yayılan bir hal alıyor.
Aslına bakarsanız sevgili okuyucu, bu konu o kadar derin ve ucu açık bir konu ki üzerine saatlerce konuşabilir ya da sayfalarca yazı yazabiliriz. Birbirinden çok farklı iki “karizmatik” vokal figürünü kıyaslamak, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi oldukça zor bir alan. Bana kalırsa, iki dönemin de kendine has ikonik anıları var. Birbirinden ayırmanın imkansız olduğu bir durum. Ozzy’nin solo projesi, Dio’nun Sabbath dışındaki projeleri olsun, iki figür de müziğe büyük izler bırakan isimler olarak tarihte yer edindiler. Bu konuda bu yüzden yorum yapmaktan kaçınacağım. Ama sen sevgili okuyucu, bu tartışmada nerede olduğunu belirtmelisin.
"Zaman değişti, yine İngiltere’deyiz…
Sabbath’tan sonraki dönem, Sabbath’tan etkilenip bir araya gelenler…”
Evet… onlardan bahsediyorum. Metal Tanrıları’ndan, yani Judas Priest’ten. Bu abiler de, idolleri Black Sabbath gibi farklı bir isimle yola çıkıp sonradan Bob Dylan'a ait bir şarkı olan "The Ballad of Frankie Lee and Judas Priest" şarkısından esinlenerek Judas Priest olarak isim değiştirerek kariyerlerinin ileri aşamalarına geçmişlerdir. Yani… ilk yıllar biraz sallantılı, değişimli, hatta dağılmalara giden ama sonradan toparlanıp günümüze kadar uzanan efsaneyi kurmalarına kadar giden bir aşamadan bahsediyoruz.
Rob Halford ve Glenn Tipton gibi isimlerin gruba dahil olmasıyla, ikonik halini almaya başlayan ekip; kariyerlerinin zirvesine ulaşmalarını sağlayan stüdyo albümleri olan British Steel ile metal müzik camiasında adını sağlamlaştırmıştır.
Aynı albümde yer alan Metal Gods şarkısıyla, hayranlarınca anılacakları ismi de belirleyen grup, Black Sabbath’ın ardından plak satışlarında yerlerini de almıştı.
Şimdi bir düşünelim… kaçımız Breaking the Law şarkısını duyduğumuzda o ikonik anı aklımıza getiriyoruz? Nakaratı zaten ezbere bilmeyenimiz yoktur. Sen ne dersin değerli okuyucu? Breaking the Law olmasa da Painkiller’ın o akıllara kazınmış davul introsunu duyduğumuz an tanıyabiliyoruz. Hatta biraz daha günümüze gelelim, grubun son stüdyo albümü olan Invincible Shield bile, çok kısa sürede aklımıza kazınmadı mı?
Sabbath konuştuk, Priest’ten konuştuk… biraz daha günümüze yaklaşalım değil mi? Bunu yapmadan önce değinilmesi gereken bazı gruplar da elbette var. Dire Straits, Smokie gibi grupları dinleyen kaç kişi kaldık bu zamanlarda mesela? Zamanla, müziği etkileyen isimleri unutuyoruz. Değişen ticari kaygılar, dinleyici profilleri müziğin de evrilme noktasını -ne yazık ki- bozabiliyor. 6-7 dakikalık şarkıları dinlediğimiz, hatta ezberlediğimiz zamanlardan; 2 dakikalık şarkılara uzun denilen bir zamana doğru gidiyoruz. Kimine göre bu iyi bir şey, kimine göre müziğin derdini anlatabilmesini engelleyen bir etken olarak gözüküyor.
“Tarihe bir mola…”
Biraz da müziğin tiyatral kısmını konuşalım. Sürekli müzik tarihinden konuşmak çok sıkıcı oldu, değil mi? Eğlenceli bir şeyler katalım araya.
Sahnede parlayan ışıklar, bir anda yüzümüze çarpan alevler ve sisler… bir konserde bunları görmediğimizde bir şeylerin eksik olduğunu düşünürüz. Bir de bazı gruplar vardır, bundan daha da fazlasını yaparlar. Sahneyi bir tiyatroya çevirirler. Siz konsere gelmiş hayranlar olmaktan çıkar, tiyatro izleyen seyircilere dönüşürsünüz; sahnede de bir konser yoktur artık, bir tiyatro oynanmaktadır.
Biraz King Diamond’dan bahsedeyim size, çok da tarihe girip bunaltmadan. Asıl adı Kim Bendix Petersen olan King Diamond, sahnedeki varlığıyla bile öne çıkmış figürlerden biridir. Günümüzde bile, yaşına rağmen sahne performansından feragat etmeyen sanatçı; sahnedeki tiyatral anlatımının yanında, güçlü vokal kabiliyeti ve kendisiyle çalan grup üyelerinin güçlü teknikleriyle de adından oldukça söz ettirmiştir. Sahnesinde bir korku tiyatrosu izleten King Diamond, bu tarzını şarkılarıyla birleştirdiğinde konserine gelen hayranlarına ortalama iki saatlik korku konseri deneyimini yaşatmasıyla adından söz ettirmektedir.
Bir diğer isim, Alice Cooper. Hollywood Vampires’tan da tanıdığımız, asıl adı Vincent Damon Furnier olan ikonik frontman. Sahnesinde giyotinlerden, mızraklara her türlü ögenin bulunduğu; tiyatral konser deneyiminin zirvesini yaşatan müzisyenlerden biri. Kendisini vokal gücüyle ve çoğunlukla grubunda yer alan gitarist Nita Strauss’un sert sololarıyla tanırız. Bu performanslar, Cooper’ın sahne yaratıcılığıyla birleştiğinde ise ortaya bir sanat eseri diyeceğimiz bir sonuç çıkıyor.
Tiyatral sahneleri bu kadar andıktan sonra Rammstein’a bir sayfa açmazsak ayıp olur. Bir sahnede, mekanı -yanlışlıkla- ateşe verdikten sonra, lisanslı piroteknik uzmanı olmaya kadar uzanan bir yoldan bahsedeceğiz.
Hadi başlayalım…
Alman endüstriyel metal devi Rammstein, kurulduğu günden beri aynı kadrosuyla yola devam edebilmiş nadir gruplardan biri olsa da müzik tarihinde bununla değil, sahneleriyle yer almış gruptur. Grubun 1996 yılındaki konserlerinden birinde kullandığı alevli bir dekor, bir kaza sonucunda seyircilerin üzerine düşerek ortamda bir yangına sebep olur. Bu olay üzerine, grubun vokali Till Lindemann, gerekli eğitimleri alarak lisanslı bir piroteknik uzmanı olur.
Grup, yıllar içerisinde sahneye yansıttığı görsel unsurların yanında üyelerinin de sergilemiş olduğu yaratıcı performanslarla sık sık gündeme gelmiş olup isimlerini bu performanslarla duyurmuşlardır.
Genelde vokalist Till Lindemann ve klavyede yer alan Christian “Flake” Lorenz arasında geçen bu küçük tiyatrolar, seyirciler tarafından da büyük ilgiyle izlenmektedir.
Mein Teil isimli şarkıda kazanda alevlere atıldığında, Ich tu dir weh çalarken küvette üzerine alevler dökülürken Flake Lorenz’in başına neler geleceğini izlemekten keyif alan seyirciler, bu anların içinde olmanın da keyfini sürmekteydi.
Aynı zamanda, Till Lindemann’ın grupla aynı adı taşıyan Rammstein şarkısında kullandığı “çanta” ve Engel şarkısında taktığı kanatlar olsun sahnede seyirciyi anın içinde tutmanın sadece iyi sözlerden geçmediğini, onları sahneye odaklamanın da gerektiğini gösteren bir etkendi.
“Tarih konuştuk, sahnede tiyatro izleten gruplardan konuştuk… Biraz da güncel değişimlere bakalım.
Sert soundlarla tanıdık, elektroniğe döndüler…
Yıl: 1999, bu sefer Kaliforniya’dayız.”
Beş lise arkadaşı, birbirinden deli dolu arkadaş grubu. Evet, Avenged Sevenfold’dan bahsedeceğiz.
Bu beş arkadaş, çocukluklarından beri beraber olan ve birbirinden kopmayan dostlardı. Lise yıllarında bir araya gelerek Avenged Sevenfold’la müzik hayatlarındaki pencerelerini açan bu arkadaş grubu, yıllar içerisinde yakaladıkları ivmeyle adlarını oldukça sağlam harflerle metal müzik dünyasında kazımayı başardılar.
Güçlü vokaller, sert notalar ve sinematik sahne performanslarıyla kendilerini öne çıkaran grubun; şarkıları için çektiği klipler de müzik dünyasında sevilen ve eleştirilen bir ikilem çizgisinde yer almaktadır.
Afterlife şarkısında ait olamamayı hissettiren vokallerin öne çıktığı, A Little Piece of Heaven şarkısında cinayeti ve nekrofiliyi animasyonlarla bize gösteren -aslında konunun bir aşk hikayesinden çıkması herkesi oldukça şaşırtsa da bu aşkı anlatan bir şarkı- grup; Seize the Day ile bizleri duygusal boşluğun içine öylece atan geniş bir palete sahip olarak birçok tarzı bünyesinde tutmayı başardı.
Aynı zamanda grubun davulcusu olan Jimmy “The Rev” Sullivan tarafından yapılan geri vokallerin de şarkıların gücünü daha da katlayarak dinleyiciye taşıdı. Ne yazık ki Jimmy, 2008 yılında hayata veda ettikten sonra grup derin bir üzüntü sürecine girdi.
So Far Away isimli şarkıyı çocukluk arkadaşlarına adayan grup, şarkının klibindeki duygusal görüntülerle de şarkının hikayesini dinleyiciye anlatırken grubun gitaristlerinden Synyster Gates’in gitarına “The Rev” ismini kazıdığı görsel, grubun dostluğunu bir kez daha gözler önüne sermekteydi.
O dönemde kayıtları sürmekte olan Nightmare isimli albümlerinde ise, Jimmy’nin idolü olan ve Dream Theater’dan da ismini duyduğumuz Mike Portnoy gruba geçici olarak dahil olmuş ve albüm kayıtlarında ve konserlerde gruba destek vermiştir.
“Ses tellerindeki sorun ve sound değişim yolu…”
Grubun vokali M. Shadows, ses tellerindeki sorun nedeniyle ameliyat geçirdikten sonra eski vokal performansından zamanla uzaklaşmaya başladı. Bu vokal performansındaki düşüş, grubun zaman içinde sound değişimine ve yeni deneysel müzik arayışlarına da evrilmesine yol açtı.
Grup enstrüman performansı açısından hala oldukça güçlü gözükse de son zamanlardaki konserlerinde, vokal performansı sevenlerin bir kısmınca eleştiri konusu olmaya başladı.
Açıkçası sevgili okuyucu… grup hala harika bir kaliteye sahip. Vokal performansı da oldukça güçlü seyrediyor. Tabii, ses tellerinden sorun yaşadıktan sonra eskiye dönmek kolay değil ama randımanı sürdürmek de bir meziyet. Bakınız Jon Bon Jovi’nin yaşadığı sorunlara. Sesi hala güçlü, ara sıra sekteye uğrasa da… o yüzden, müzikte böyle şeyler yaşanabilir. M. Shadows da hala güçlü ve etkili bir ses tonuna sahip olarak performansına devam ediyor. Bencesi bu. Sen ne düşünürsün bilemem. Düşünceni al gel, konuşalım ama…
“Buried Alive dedik… grup gerçekten tarzını canlı mı gömdü acaba?
Sert tonlardan, elektronik tonlara. Nightmare yerini Statica’ya mı bıraktı?”
Grup geçtiğimiz günlerde sürpriz bir şekilde paylaştığı Statica teklisi ile eleştirilere odak haline geldi. Kimine göre grubun tarzının çok dışında görülen bu şarkı, kimine göre de sevildi ve deneysel girişimlerin devam etmesi gerektiği savunuldu.
Tabii ki yıllar geçtikçe, müzikte birçok şey değişime açık. İlerleyen yaş, sağlıksal şartlar bir kenara; toplumun dinleme alışkanlığı da grupların üretim mekanizmasına doğrudan etki eden bir konu. Avenged Sevenfold, müzik kariyerinde sert/agresif enstrüman tonları ve güçlü vokalleriyle yer edindikten sonra; Statica’da izlediği yol, grubun tarzını yansıtmamaya başladı düşüncesi hakim oldu.
Sosyal medyada insanların çeşitli yollarla şarkıyla dalga geçtiği videolar paylaşmasıyla bu eleştiri furyası daha da ilerlemeye başladıktan sonra, grubun şarkıyı sahneye nasıl taşıyacağı açıkçası merak konusu haline geldi.
“Evet değerli okuyucum,
Benden bu kadar. Zaman kapsülüne bindiğin ve bana bu yolculukta eşlik ettiğin için teşekkür ederim. Sert müziğin değişen tarihini, seni çok sıkmadan ve yormadan en kolay şekilde anlatmayı denedim. Biraz da seni küçük bir geziye götürmek istedim… umarım sevmişsindir.
Yolculuğun sonunda senin de bana anlatmak istediğin şeyleri konuşabiliriz. Çekinme, iyi dinleyiciyimdir. Hem ben de senden öğrenirim.
Gitmeden önce sana son bir sorum var:
“Sence müzik nereye evriliyor? Gerçekten de 1968’de başlayan bu sert müziği, kumlara mı gömüyoruz? Sen ne düşünüyorsun?”
Sonraki yolculuğa kadar, kendine iyi bak.”