Bir önceki yazımda özellikle eşit ağırlık veya sözel bölümlerinden mezun olanların kendi alanlarında "beyaz yaka" veya en azından masa başı işler bulmakta niye zorlanabileceğini yüzeyse olsa anlatmıştım. Yani, diyelim ki sosyolojiden mezunsunuz ve bir anket şirketinde çalışmak istiyorsunuz; sosyal bilimlerde araştırma yöntemleri, istatistik gibi dersler almış olmanıza rağmen evlerde veya sokaklarda yüz yüze anket yaparak işe başlayabilirsiniz ki o da başvurduğunuz şirket lütfedip yolladığınız öz geçmişe geri dönerse. Belki bu satırları okuyan anket şirketi sahipleriyle yöneticileri bana kızacak ama üzgünüm yani, zamanında sizlerden biriyle çalışabilmek için az buz mail yollamadım. Dönüp baktınız mı yoksa baktınız da şans mı tanımak istemediniz, inanın bilmiyorum. Olumsuz da olsa dönüş yapabilirdiniz. Belki benim gibi mail atarak başvuran başka insanlar da vardır, onların da adına sitem etmiş olayım.
Her neyse, uzmanlık alanım olan konuyu uzatarak saptırma faslını geçecek olursam, bu sözüne ettiğim beyaz yakalı olma ihtimalinin özellikle Anadolu şehirlerinde sıfıra yakın olması canım ülkemin adaletsizlik ve orantısızlık konusunda bir dünya markası olmaya gittikçe yanaştığının resmidir. Bugün sosyal medya, yazılı içerik üretimi, gazetecilik, sosyolojik araştırma, vb. okuma-yazma ağırlıklı bir iş yapmak isteseniz İstanbul'a taşınmanız gerekebilir; tabii asgari veya ona yakın miktarda bir ücretin İstanbul'da hangi evin kirasına yetişebileceği ise tartışmalı bir durum. En az bir iki ev arkadaşı ile masraf bölüşülmesi kaydıyla ilk depremde başınıza yıkılıverecek tatlı bir eve çıkarsınız artık. Home office vs. deseniz onun da garantisi yok, hibrit ilanlar ofise gitme zorunluluğunu yüzünüze çarpıverir. Bugünlerde kafayı kırıp "Isparta güzel serin şehir, her yer yeşillik ve göl, gidip şu şehrin 1+1 kiralıklarına bakayım da azıcık aşım kaygısız başım yaşar giderim" desem orada iyi kötü geçinebilecek bir iş bulma şansım var mı? Belki. Peki istediğim alanlarda mı? Çok zor. Hadi diyelim hayatta her şey dilediğim gibi olmaz mecburiyetler var e iyi de herkes mavi yakalı olabilir mi? Ben kadınım, narinim anlamında söylemedim bunu; fiziksel anlamda zorlanacak erkekler de var bu dünyada. Cinsiyetten bağımsız her insanın kas ve iskelet sistemi dayanıklı olmayabilir; ama doğuştan ama sonradan bir fiziksel engel durumu da olabilir. E bu insanlar taş mı yesin? Cinsiyet demişken, daha aile evinde yaşayan genç kadınların veya eşinden şiddet gören küçük çocuklu annelerin kapıyı çekip çıkma lüksü olmadığından söz etmedim bile! Bak esas o konuya girdik mi mayınlardan uçarız işte! Orta Asya'da anaerkil bir toplumken kadınlara hayatı dar eden bir topluma dönüştük ve bunun altında yatan nedenleri suya sabuna dokunmadan irdelemenin imkanı yok. Doğu okültizminden girer, tek tanrılı dinlerden, Freud, Lacan, Amerikan sağı, tradwife akımı, sapkın batı okültizminden çıkar; sonunda hepsini BOP'a bağlarım; ardından ver elini Siliv... neyse.
Bu ekonomik krizlerle istihdam dengesizliğinin kasten yaratıldığına dair bir tezim bile var paranoyak olduğumu da pek sanmıyorum. Kapitalist sistemi korumanın yolu kadınları boyunduruk altına almaktan geçer; bu aşırı sağ ideolojilerden herhangi biri olabiliir. Batılı güçlerse bunu çok iyi bilir.
İşte bu kez işleyeceğim konu üç alt başlığı aynı anda kapsıyor: Türkiye'de "prekerya" bir kadının başka bir şehirde yeni bir hayat kurmasının imkansıza yakın olması! 3 kıta arasında, geniş yüz ölçümüne sahip, 81 ili bulunan, çok-kültürlü bir ülke nasıl olur da tüm iş imkanlarını ülkenin kuzeybatı hattına sıkıştırmış olabilir; akıl alır şey mi bu? Hatta eski bir dost bildiğimizin tabiriyle "böyle bir şey olabilir mi ya?"
Kirası uygun olan şehrin iş imkanları sınırlı ve beden gücü ağırlıklı, iş imkanı görece iyi olan yerlerin kiralarıyla ve yaşam masrafları çok yüksek. Kendine yeni hayat kurmak, psikolojik veya fiziksel herhangi bir şiddet türünden kaçıp gitmek isteyen bir kadın bu iki ucu... değneğin bir tarafına mahkum edilecek. Kötünün iyisini seç seçebilirsen. Her şeyi bireyden bekleyen neoliberal düzen elbette rahata erene dek biraz dişimizi sıkmamız gerektiğini, emeklerimizin karşılığını öyle ha deyince alamayacağımızı, ne kadar mutsuz olursak olursak olalım boş bardağı bile dolu görmeye çabalamamız gerektiğini söyleyerek "baktın olmuyor al şu Rockefeller Vakfı'na bağlı ilaç şirketlerinin kırmızı reçeteli canavar antidepresanlarını içip bir güzel pelte kıvamına gel." mesajını da eklemeyi ihmal etmeyecek. Kocasının huysuz ve pasaklı bir adam olmasının acısı kadının beyninden, karaciğerinden, böbreklerinden ve sürekli strese girmekten çökmeye başlayan bağışıklık sisteminden çıkacak. Kimse de o kocaya "sen de bulaşıkları lavaboya yığıp durma bir
zahmet" demeyecek bu arada. Ataerkil tıp, kapitalist psikiyatri. Huzur diye kakalamaya çalıştıkları şey kadını toplumsal dayatmalara itiraz edemeyecek bir hale getirmek. Yani bir huzur var ama kadınlar için geçerli mi, daha çok erkek egemen düzenin huzuru gibi geldi bana ya, neyse.
Siz istediğiniz kadar hayatın acı gerçekleriyle ideallerin uyuşmadığını, hedefe giden yolda acı çekmenin kutsal olduğunu filan söyleyin; arkadaşlar ülkede neyin ne olduğunun ben de farkındayım, böyle geldi diye böyle gitmek de zorunda değil ki! Hak arayışı denizdeki tuz yoğunluğu gibidir, toplumda ne kadar artıp yayılırsa suyun yoğunluğu o kadar artar, böylece daha rahat yüzersiniz. Birileri sizleri tuzlu su yutmanın acılığına ikna ederek sürekli çırpınmanızı istiyor, oysa suyun yoğunluğu azaldıkça su yutma riski de artar. Onlar uzaklarda bir yerlerde yoğun tuzlu denizlerde keyif sürerken aynı imkanlardan bizlerin yararlanmasını istemez. Onun yerine henüz tamamen batmadığınız veya boğulmadığınız için şükretmeniz gerektiğini söylerler pişkince. İnsanca yaşama isteğinizi tembellik diye yuttururlar, hatta insani çalışma koşulları istemenize bile tembellik derler.
Sıradaki şarkı bizlerden sistemin yılmaz bekçilerine gelsin!
Prekerya* Günlükleri-II
*Ekonomist Guy Standing’in, İngilizce "güvencesiz" (precarious) ve "proletarya" (işçi sınıfı) kelimelerini birleştirerek literatüre kazandırdığı sosyoekonomik bir kavramdır. Geleneksel mavi yakalı/işçi sınıfından farklı olarak en az yüksekokul seviyesinde, hatta çoğu zaman lisans ve üzeri okul veya bölümlerden mezun bir kesimdir. Eğitim seviyelerinin altında işlerde çalışmaları “statü tutarsızlığı” adı verilen sosyolojik duruma neden olur. Beyin göçü, beşerî sermaye israfı (alınan eğitimin boşa gitmesi sonucu ülke ekonomisine katkı sağlanamaması), meritokrasi (yetenek yönetimi) krizi (sistemin liyakate dayalı ödüllendirmeyi bırakması) gibi sonuçlara yol açar. (Yardımcı kaynaklar: Google AI ve yönlendirdiği makaleler)