Ben bugün Fatih’i gördüm.
Topkapı Sarayı’nın girişinde bekliyordu. İlk başta tanıyamadım. Tarih kitaplarında insanları genellikle atın üzerinde, ordunun başında ya da en azından ciddi bir şey yaparken gösteriyorlar. Turnikenin önünde ceplerini kontrol eden bir Fatih Sultan Mehmed görseliyle daha önce karşılaşmamıştım.
Müzekart’ını bulamıyordu.
Aslında yoktu. Bir insan kendi yaptırdığı saraya girmek için kart çıkarmayı düşünmüyor. Son derece anlaşılır. Yine de sistem onu tanımadı. Turnikenin tarih bilgisi zayıftı.
Kartımı okuttum.
İstanbul’u fethetmiş birini kendi sarayına ben soktum. Bundan özgeçmişimde bahsedip bahsedemeyeceğimi düşündüm.
İçeri girince yürümeye başladı. Peşinden gitmemi işaret etti. Böylece beni sarayında gezdirmeye başladı.
Daha doğrusu saray artık onun değildi. Müze olmuştu. İnsan öldükten sonra evi müze olunca içerideki hiçbir şeye dokunamıyor. Yaşarken istediğiniz koltuğa oturuyorsunuz, öldükten sonra kendi koltuğunuzun önüne kırmızı bir ip çekiyorlar.
Fatih de bir süre o iplere baktı.
Sarayın yapımı 1460 ile 1478 arasında sürmüştü. On sekiz yılda yaptırdığı yere, beş yüz yıl sonra tek kullanımlık ziyaretçi gibi girmişti. İnsan bir mekânı yaptırınca onun sonsuza kadar kendisine ait olacağını sanabilir. Oysa yeterince zaman geçince eviniz önce tarihî yapı, sonra müze, en sonunda da pazartesi günleri kapalı oluyor.
Birinci avludan geçtik. Fatih önden yürüyordu. Ben arkada, gerçekten Fatih Sultan Mehmed’in peşinden mi gidiyorum, yoksa uykusuzluktan tarihî bir sanrı mı görüyorum diye düşünüyordum.
Psikoloğum. Böyle durumlarda önce ihtimalleri değerlendirmek gerekir.
Yine de sanrının sarık detayları oldukça başarılıydı.
İkinci avluya geldiğimizde etraftaki turistleri izledi. Herkes telefonuyla sarayı çekiyordu. Kimse saraya bakmıyordu. İnsanlar bir şeyi görmek için önce ekranın içine yerleştiriyor. Belki artık gözlerimize tek başına güvenmiyoruz. Bir yerin fotoğrafını çekmezsek orada bulunduğumuzdan emin olamıyoruz.
Fatih’e bakıp bakmadıklarını merak ettim.
Bakmıyorlardı.
Bir insanın adı ilçeye, köprüye, okullara ve sayısını bilmediğim kadar çok caddeye verilince, kendisi görünmez olabiliyor demek ki. Fatih her yerdeydi. Bu nedenle kimse yanımızdaki Fatih’i fark etmiyordu.
Adı fazlasıyla tanıdıktı, yüzü ise yeterince değil.
Bir sesli rehberin yanından geçtik. Cihaz, İstanbul’un fethini birkaç dakikada anlatıyordu. Fatih durup dinledi. Elli dört gün süren kuşatma, düzenli ve sakin bir ses tarafından hızla özetlendi.
6 Nisan’da başlamıştı. 29 Mayıs’ta bitmişti.
Aradaki korkular, itirazlar, hesaplar ve uykusuz geceler ses kaydına sığmamıştı. Tarih, yaşanırken uzun; anlatılırken aceleciydi.
Fatih cihazı sonuna kadar dinledi. Kendi hayatıyla ilgili bir şey öğrenip öğrenmediğini soramadım.
On iki yaşındayken ilk kez tahta çıkmıştı. On dokuzunda ikinci kez padişah olmuş, yirmi birinde İstanbul’u fethetmişti. Ben yirmi bir yaşımdayken hangi yemeği yiyeceğime karar veremediğim günler oluyordu. Bu karşılaştırmanın bana haksızlık olduğunu düşündüm. Sonra ona da haksızlık olduğuna karar verdim.
Tarih bazı insanları çok erken büyütüyor, sonra onların hiç çocuk olmadığını varsayıyor.
Sarayı gezmeye devam ettik. Bir odanın önünde “Dokunmayınız” yazıyordu. Fatih içeri bakıp sonra bana döndü. Bir zamanlar kendisine ait olan eşyaya dokunması yasaktı.
Ben olsam alınırdım.
O alınmadı. Padişahlık biraz da duygularınızı görevliye belli etmemek olabilir.
Bir süre sonra telefonumu çıkardım. Haritadan nerede olduğumuzu gösterdim. Ekranı iki parmağımla küçültüp İstanbul’un tamamını açtım.
İlgilendi.
Fatih’in Batlamyus’un eserini Arapçaya çevirttiğini ve bir dünya haritası hazırlattığını biliyordum. Yüzyıllar önce dünyayı bir kâğıda sığdırmaya çalışan insan, şimdi benim telefonumda iki parmağımla kıtaları küçültmemi izliyordu.
Haritayı biraz daha uzaklaştırdım.
Dünya küçüldü.
Fatih büyütmemi istedi.
Dünyayı küçültmek kolaydı da bir padişahın yanında ne kadar küçültmenin saygısızlık olduğunu bilmiyordum.
Sonra hediyelik eşya dükkânına girdik.
İşte asıl kırılma orada yaşandı.
Fatih’in yüzü kupaların, defterlerin, ayraçların ve magnetlerin üzerindeydi. Bir insan hayattayken portresini yaptırabilir ama yüzünün daha sonra buzdolabına tutturulacağını öngöremez.
Bir kupayı eline aldı.
Üzerinde Gentile Bellini’nin yaptığı portresi vardı. Fatih, 1461’den itibaren İtalya’dan bir ressam istemiş; Bellini de 1479’da İstanbul’a gelmişti. Ressamın karşısında uzun süre hareketsiz dururken bu portrenin bir gün indirimli kupa üzerine basılacağını düşünmüş olamazdı.
Kupaya baktı.
Bellini’ye baktığı gibi baktığını varsaydım.
“Bunu bulaşık makinesine atmayın,” dedim.
Neden böyle bir şey söylediğimi bilmiyorum. Tarihî bir kişiyle karşılaşınca insanın daha anlamlı cümleler kuracağını sanıyordum. Ben bakım talimatı verdim.
Yan tarafta şiir kitapları vardı. Fatih raflara yaklaştı. “Avnî” mahlasıyla şiir yazdığını biliyordum. İstanbul’u fetheden adamın aynı zamanda gazeller yazması bana hâlâ tuhaf geliyordu. Bir insanın hem surlarla hem kafiyelerle uğraşabilmesi, bizim insanları tek bir özelliğe indirme alışkanlığımıza uymuyor.
Raflarda onun şiirlerini aradım.
Bulamadım.
Kendi yüzünün basılı olduğu beş çeşit magnet vardı ama şiirleri yoktu.
Bunu ona söylemedim.
Bazen bir insanın nasıl hatırlandığı, nasıl yaşadığından daha absürt olabiliyor.
Gezinin sonunda sarayın terasına çıktık. İstanbul karşımızdaydı. Fatih uzun süre şehre baktı. Onun gördüğü şehirle benim gördüğüm şehir aynı değildi. O surları, kuşatmayı ve verdiği kararları görüyordu belki. Ben trafiği, kalabalığı ve eve dönüş yolunu düşünüyordum.
Bir şehri fethetmekle içinde yaşamak arasında ciddi farklar var.
Fetih elli dört gün sürmüştü. İstanbul’da bir yerden başka bir yere gitmek bazen hâlâ iki saat sürüyor.
Fatih bunu bilseydi planlarını değiştirir miydi, emin değilim.
Çıkışa doğru yürüdük. Sarayı bana o gezdirmişti ama yol boyunca ona sürekli kendi hayatını ben anlatmıştım. Ne zaman tahta çıktığını, hangi ressama portresini yaptırdığını, şiirlerinde hangi mahlası kullandığını…
İnsan geçmişten biriyle karşılaşınca onun kendisini unutmuş olabileceğini düşünüyor herhalde.
Kapıya geldiğimizde hediyelik eşya poşeti elindeydi. Kupayı satın almıştı. Kendi yüzünün olduğu kupayı.
Ödemeyi benim kartımla yaptık.
Ben bugün Fatih’i gördüm.
Bana sarayını gezdirdi. Ben de ona ölümünden sonra başına gelenleri gösterdim: Sarayı müze, hayatı sesli rehber, yüzü magnet, şiirleri ise alt rafta tükenmişti.
Çıkarken kupayı bana verdi.
Şimdi evde, mutfak dolabında duruyor.
Üzerinde Fatih var. Ama aslında Mehmed.
İçinde de çay.