YazıÖykü

Eflatun Çıyanlar Yeşil Derimizde Gezerken

Bitmiş bir filmin makarasında takılmış gibi hissediyordu kendini. Hayatında ilk kez çiçek aldığı kadına, son çiçeğini verdiğinde, o bunu görememişti, makul sebeplerden ötürü.

Altar Parssoy·13 Ekim 2026·7 dk okuma

               Uyuyakaldığı eski koltukta uyandı. Gözlüğü yüzünden kayıp, göğsüne düşmüştü. Gözlüğün kordonu ilmek gibi geldi gözüne, çıkartıp masaya koyacaktı ama, gözlüksüz pek bir şey göremediği aklına geldi. Yaşlanmak böyleydi, boynundan yağlı ilmeği bile çıkartmıyordu adama. Yine yapayalnızdı evinde. Kaç yıldır böyle olduğunu hatırlamıyordu bile. Ne kadar yaşlandığını düşünüp kendinden nefret etti biraz daha. Bu da yıllardır sürüyordu, ama henüz bir sonuca varmamış gibiydi.

               Akşam çöküyordu. Evi çoktan karanlık olmuştu bile… Pek güneş almazdı zaten, akşam da güneş batmadan kararırdı her yer. Diğer insanlara güneş varken, kendisi için gece olmuştu. Her şey yaşlılığını hatırlatıyordu ona. Dışarı çıkmayı düşündü, istemiyordu aslında hiç. Yine de, yapacak daha iyi bir şey yoktu elbette. Olmazdı genelde. Parası vardı, harcayacak yeri yoktu. Boktandı her şey. Yıllar önce uyanmalıydı duruma. Kandırılmış hissediyordu kendini. Eskiden olsa, alırdı rakısını, balığı da yatırdı mı tavaya… Midesinin çoğu alındığından beri yapamıyordu bunları. Her gün içmeyi özlemiyordu belki, yine de bazen, çok istiyordu insan bir şeyler yapabilmeyi. Yapamıyordu. Aslında hep böyledir bu, her insan için. Yaşlandıkça sayısı artıyor, daha çok göze batıyordu…  Pikabını geçen gün almıştı tamirden. Taksici tarafından dolandırıldığı için kızgındı hala. Düşünmemeye çalıştı. Yıllar içinde yıpranan bir plak çıkardı kutudan, Ella&Louis. Cızırdıyor, biraz da takılıyordu ama, seviyordu yine de. Hediyeydi, güzel bir kadından… Çoktan öldüğünü hatırladı o kadının. Yirmi beş yıl önceydi, eğer yanlış hatırlamıyorsa, yok hayır… Yirmi altı olmuştu iki ay önce. Etrafına bakınca, her şeyin ondan kaldığını fark etti. Koltuklardan sehpaya kadar... Yeni tabak bile almamıştı o günden beri. Otuz iki tabak… Bazıları birbiriyle uyumsuzdu. Her şey ile uyumsuz gözükürdü hatta. Kırmak isterdi her yıkayışında. Sonra narin elleri gelirdi aklına ve dokunamazdı. Yemek yediği için kendine kızardı, o tabaklarda… Sonra da duygusallığına kızardı. Yıkarken nasıl da okşardı tabakları oysa… Hayır, düşünmemeliydi bunları. Olmuş, bitmişti. Ölmüştü. Bitmiş bir filmin makarasında takılmış gibi hissediyordu kendini. Hayatında ilk kez çiçek aldığı kadına, son çiçeğini verdiğinde, o bunu görememişti, makul sebeplerden ötürü. İroniye güldü… İronik bir yan olmadığını düşünse bile. Plak cızırdadı. Dans etmişlerdi, doğum günü hediyesi plakla. Mum ışığında sevişmişlerdi sonra da… Başka bir adama ait gibi geliyordu tüm bunlar. Ne zaman bu kadar ölmüştü? Yirmi beş yıl önce mi? Geçen gün mü? Kıçına ilk şaplağı yediği gün mü? Belki de hiç yaşamamıştı? Plak tekrar cızırdadı. Pikabın kafasını tekrar oturttu yerine. Elleri titriyordu ara ara. Elleri hala hayata olduklarına inanamıyorlardı belki de. Hak verdi onlara, kendisi de arada inanmakta güçlük çekiyordu. Üstelik ezici bir nöron avantajı vardı, ellerine göre.

               Hava iyice kararıyordu, çıkmak istemiyordu böyle karanlıkta ama gündüzleri de sıcak hoşuna gitmiyordu. Taksicilerden nefret ediyor ama yürümek yoruyordu. İçmek istiyor ama içemiyordu. Bazen sıçmak istiyor ama sıçamıyordu. Yapamadığı çok şey vardı. Eskiden de öyleydi ama fark etmiyordu. Ettirmezler zaten. Doğarsın ve burnuna bir meme dayarlar, her şey güzeldir. Memeler güzeldir. Sonra büyüdüğünü ve artık meme emmemen gerektiğini öğretirler. “Eyvallah” dersin. Önüne yemek koyarlar ama bu kez de senin yemene izin vermezler. Etrafa dökme, “temiz çocuk” ol diye. Çünkü annenin komşun olacak o orospulara temiz ve düzenli çocuklarıyla hava atabilmesi, senin tüm beceri ve kişilik gelişimlerinden daha önemlidir. Buna da alışırsın ama tam alıştığın anda, “Artık büyüdün, kendi yemeğini kendin yemelisin.” Derler. Eyvallah dersin, zaten baştan beri istediğin de budur. Engeller gecikmez yine, “Yemeğini kendin yiyebilirsin ama yemek istediğin şeyi kendin seçemezsin. Çünkü ne ara doğurduğunu bile bilmeyen tüm kadınlar aslında hamilelikleri boyunca beslenme uzmanlığı üzerine eğitim görürler ve emin ol, damak zevki diye bir şey yoktur.”  Tam olarak böyle ifade etmiyor da olabilirler tabi… Burası ilk kırılma noktalarından biridir. Ya savaşırsın ya da boyun eğersin. Tabi, anneliği Schultzstaffel’de öğrenen bir anneye sahipseniz, zorla, gerekirse aç bırakılarak seçme şansınızın olmadığı size öğretilebilir. Üzülmemek gerek, eğer bu süreçte anneniz olması gereken ruh hastasını yatağında et çatalıyla deşerek öldürmeyi hayal ediyorsanız, sizin için hala biraz umut var demektir.  Ve tam da bu umudu sonsuza dek öldürmek için, okula gönderirler sizi. Size okumayı öğreten ama kütüphaneyi kilitli tutan, çoğu bağışla gelen kitaplarının kaydını nadir el yazmalarıymışçasına tutan ve okumak kadar özgür, insana kendini ifade etmeyi öğreten bir şeyi sessizlik ve disiplin içinde yürütmeyi zorunlu kılan o rezil yere gönderirler. Bilgi verirler ama beyninizi çıkarırlar. “Adam” olmayı öğretip, taşaklarınızı keserler. Doğruyu gösterip yanlışı yaparlar ve siz, beyniniz burada sikilirken olayın farkına varıp “Siktirin lan oradan!” diye bağırır ve okulu çok da kafaya takmamak gerektiğini öğrenirseniz, o umut hala ölmemiş demektir. Fakat bu da, dayanıklılık isteyecektir. Bir okul bitecek ve diğeri başlayacaktır ve çoğu kez, bu okullarda okumak için o okumaya değer olduğunuzu ispatlamanız gerekecektir. Ama hiçbir okul eğitim vermeye değer olduğunu ispatlamaz. Hiçbir öğretmen bordrolu bok çuvalından fazla olduğunu ispatlamak zorunda kalmaz. Hala yaşıyor musunuz? Sırada iş bulmak, para kazanmak var. Oradan sonrasını zaten hatırlamakta bile güçlük çekeceksiniz, başınız dönecek…

               Çalıştığı günleri hatırlamaya çalıştı. Bazen bir zamanlar ne iş yaptığını bile unutuyordu. Kazandığı paralar geldi aklına. Kazandığını zannetmişti oysa. Gerçekte hiçbir şey kazanmıyordu insan. Saatlerini, günlerini veriyordun ve yaşamak için neyin varsa… Sana karşılığında biraz para veriyorlardı ve sen de “namusunla” çalıştığını iddia edip razı oluyordun her şeye. Bir şeyler kazanmak için bir şeyler vermek gerekir daima ve daima; verdiğinden daha azını kazanırdın. Namuslu çalışmak diye bir şey yoktur. Herkes bir şeyler verir kendinden. Saygınlığını ya da vaktini ya da özgürlüğünü ya da ruhunu ya da bedenini… Ne fark eder? Herkes sistemlerin, işlerin, televizyon reklamlarının orospusuydu. Gözünü açtırmıyorlardı adama. Hayat, “arkası yarın” oyunları gibi geliyordu bir süre sonra ve sen oyunun ne kadar boktan olduğunu fark etmiyordun böyle parça parça gelince önüne. Sadece bir sonraki gün ne olacağını, oyunun nasıl devam edeceğini merak eder hale geliyordun. Beynin kulaklarından akıp gitse, kulaklarını yıkatacak hale geliyordun. Ve zaman geçiyordu. Sahi, ne iş yapmıştı onca yıl? Bazen hatırlayamıyordu… Alım- satım gibi bir şeydi sanki. Ahh doğru, akademisyendi. Bir zamanlar katmerli bir orospu olduğuna kanaat getirdi. Ama iyi yapmıştı işini, şimdi en azından evi vardı ve parası… Harcayamadığı parası, olmaktan nefret ettiği ama terk edemediği bir evi... Kendini kandırılmış hissediyordu sürekli. Her gün, büyük bir dolandırıcılığa kurban giden bir keriz olduğunu yavaş yavaş anlıyor gibi oluyordu. Bunalıyordu bazen, sıcak olmasa bile hava. Gömleğinin üstten iki düğmesini çözse bile nefes alamıyordu. Yine öyle oldu. Dayanamayacaktı, son vermesi gerekiyordu. Kendini asmayı düşündü önce, ama daha ilmeği geçiremeden sandalyeden düşüp kalçasını kırdığını hayal etti, güldü haline. Hayallerin bile gerçekçilik için çığlık atar hale gelmişse, zaten ölmüşsün demektir. Tamama erdirmek istiyordu yine de, dolabını açtı. Adlarını yıllarca öğrenemediği onlarca farklı mefruşatın arasında buldu silahını. Sadece bir kez kullanmıştı, denemek için. Tekrar denemesi gerekiyordu. Kurtulacaktı bu saçmalıktan, plaklardan, perdelerden, otuz iki parça tabaktan ve o adlarını bilmediği tonlarca kumaştan… Silah eline ağır geldi, kendini ıskalayacak gibi hissetti bir an. Son vermeliydi, yapmalıydı… Yapamadı. Kendinden nefret etti beceremediği için. Çaresizliğini fark etti ve yine de yapamadı. Kendisiyle baş başaydı. Son yirmi beş, yok hayır, yirmi altı yıldır her gün olduğu gibi. Her gün aynı başarısızlığı yaşamaya alışacağını zannediyordu insan. Belki de alışıyordu. Hatırlamıyordu ki artık eskiden nasıl biri olduğunu. Bir gün öncesini bile hatırlayamıyordu.

               Tekrar salona döndü ve takılan plağı düzeltti. Daha fazla dinlemeyecekti. Özenle çıkartıp kutusuna koydu. Hazırlandı. Taksi çağırdı. Nereye gideceğini bilmiyor gibi davrandı bir kez daha. Oysa biliyordu. Yine gidecek, aynı restoranın aynı masasına-eğer erken davranabilirse- oturacak ve kayda değer hiçbir şey yapmayarak ölmeyi bekleyecekti. Yine gidememişti mezarlığa. Ama hava sıcak oluyordu gündüzleri ve gece çıkmak istemiyordu canı. Restoran yakındı ama, yürüme mesafesi… Taksicinin kornasını duydu ve dışarı çıktı.

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!