İspanya'nın Kupası

Enformasyon günümüzde bir güç haline geldi ama bu gücü daha çok elinde yetkisi olan merciler kullanıyor.

Efkan Sağıroğlu·20 Eylül 2026·12 dk okuma

Enformasyon günümüzde bir güç haline geldi ama bu gücü daha çok elinde yetkisi olan merciler kullanıyor.

1-) Gazete, radyo ve televizyon, bize dünyada olup bitenler hakkında bilgi verir. ''Enformasyon güçtür,'' der bir özdeyiş. Haber aldığımız oranda gücümüz artar. Çağımızın eğilimi de, giderek daha çok bilgi sahibi olmak yönünde. Ancak bu da bilgi içinde boğulmamıza yol açıyor. Aşırı haber ve bilgi bolluğu, bizi her türlü bilgi ve habere karşı duyarsızlaştırıyor. Televizyon yayınlarının, ABD'nin Vietnam'dan çekilmesinde etkili olduğu düşünülür bazen. Savaş, oturma odalarına kadar getirilmiş ve insanların dehşete kapılarak, ülkelerinin bu işe karışmasına karşı çıkmalarına neden olmuştur. Ama o günden bu yana öyle çok savaşlar, öyle çok açlık, hatta öyle çok şiddet gördük ki, televizyonun ''Vietnam etkisi'' artık ortadan kalktı. Kitle iletişim araçlarının gerek haberlerin dağıtımı, gerekse içeriği açısından oynadığı rol, algılamayı derinleştirmek ve niteliğini yükseltmekten çok, haberlerin hızını ve niceliğini vurgulama (propaganda yapma) doğrultusundadır. Daha bir haberi anlayıp, onu belirli bir bağlama oturtma fırsatını bulamadan bir sonraki haberle karşılaşıyoruz. O haber de anında yok olup yerini bir başkasına bırakıyor; propagandası yapılacak olan haber sadece uzun ve detaylı bir şekilde halka aktarılıyor.

Her yeni olayla tarihin, tecrübenin ve bilgeliğin sağduyusundan yoksun olarak gitgide atomize oluyor, şaşkına dönüyoruz. Yirminci yüzyılın sözde enformasyon toplumu, belki de önceki yüzyılların tüm toplumlarından daha zayıf bir belleğe ve tarih bilgisine sahip. Sansür ya da bilgi manipülasyonu yüzünden değil, işittiklerimizi, gördüklerimizi ve okuduklarımızı seçmemize izin vermeyen bir haber bombardımanıyla karşı karşıya bırakıldığımız için. O kadar çok haber var ki günlük yaşamımızda, adeta arka planda bir gürültü halini alıyor haberler. Tıpkı hızlı besin, hızlı seks, hızlı kültür gibi, hızlı haber de totaliter nitelikte. Çünkü insanlar artık ayrım yapamayan duyarsız bir toplum olmaya yöneltildi.

2-) Toplumun birçok kesiminde, gündelik meseleler ve gündelik hararetli tartışmalar sürüp gider. Ne var ki, bu meseleler genellikle çok kısa ömürlüdür. Sürekli değişirler. Sorunlar önümüze geldikçe, önümüze getirildikçe biz de onları hararetle tartışıp dururuz. Yani, meselenin kendisinin tarihi ve genel boyutlarından çok, o meselenin günlük tartışmalarıyla uğraşırız. Mesele günlük olaydır, ancak bu günlük olaya ''tarihî önem'' taşıyan bir olay gözüyle de bakılır. Ne var ki daha bir hafta önce olan ve elbette tarihî önem taşıyan bir başka olay, kolektif benliğimizde fazla yer tutmaz. Hatta kimi zaman dünkü gazetenin manşetleri bile unutulup gitmiştir. Tarihî mesele denen şey anında uçup giden bir olaydır aslında. Günü ve günlük tartışmaları abartarak tarihî önem taşımayan olaylarla örülü hapishaneler inşa ediyoruz kendimize.

Tarihî sürecin anlamını gözden kaçırıyor, geçmişi belleğimizden siliyoruz. Bu, bize üstünlük duygusu veriyor. Benciliz, kendimizle ve yalnızca bugünle ilgileniyoruz. Güne hâkim olduğumuzu sanarak tarihi etkiliyor ve denetliyormuş gibi sahte bir maskenin arkasına saklanıyoruz.

3-) Haber ve bilgiye boğulmuş rafine totaliter toplum, tarihi silen bir toplumdur. Her şey sanki buz üzerine yazılmış yazı gibidir. Geriye dönük bir düşünme tarzı neredeyse olanaksızdır, çünkü biz daha algılayamadan haber kaynağı çabucak ortadan kaybolur. Durmadan yeni haber ve bilgilerle ''beslendiğimiz'' için, daha önce verileni anımsama fırsatımız çok azdır. Enformasyon hep anında ve şimdi verilir. ''O zamanki ve daha önceki'' ile kıyaslama şansımız ya çok azdır ya da hiç yoktur. Son haberleri alırız ve yapılan kamuoyu yoklamaları, son haberlere olan anlık tepkilerimizi bildirir. Böylece daha çevremizle tartışma şansına sahip olamadan ne düşündüğümüz hakkında bize bilgi verilir. Ayrım yapmak aktif bir süreçtir. Hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar. Rafine totaliter toplumlar, çocuklar için geçerli olanın, yetişkinler için de geçerli olduğunu keşfetmiştir. Yeni ve hızlı olan her şey dikkatimizi uyandıracaktır ve şimdiki zamanı vurgulayarak geçmişi silecektir. Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca memnuniyet duyar. Sözlü tarihin ve geleneğin silinmesi, tarihi yargılama yeteneğimizi elimizden almıştır. Sözlü gelenekler sayesinde insanlar dillerini, kültürlerini ve tarihlerini yüzyıllar boyunca canlı tutmayı başarmıştır.

Bugün, haberleri ancak anlık koşulların bağlamı içinde değerlendiriyor ve ona göre karar veriyoruz. Bu koşullar psikolojik açıdan öylesine anlık ki, bir ülkede yapılan askerî darbeyi, dünya düzeni bağlamı ya da o ülkenin geçmişi içinde bile değerlendiremiyoruz. Darbe haberini, ondan önce gelen haberle onu izleyen reklamın anlık bağlamı içerisinde algılıyoruz. O anlık duruma uyum sağlıyoruz. Tarihsel değerlendirme ve muhakeme duygumuz böylece ortadan kalkmış oluyor. Kaba sansürün uygulandığı toplumlarda tam tersidir bu durum. Bu tür toplumlarda insanlar habere aç olduklarından, haber bültenlerinden tat almakla kalmaz, bu bültenleri tarihsel ve siyasal bir çerçeve içinde oturturlar. Kaba totaliter toplumlarda bilgilendirilmiş bir halk yönetimin varlığını tehdit eder. Rafine totaliter toplumlarda ise, kendisine bilgi verildiğini anlamayan bir halk iktidar yapısının devamlılığını sağlamak için elzemdir.

4-) Halkı ''haber teknolojisi'' aracılığıyla manipüle etmek, düzeni denetleyen haber profesyonellerinin iyi bildiği bir iştir. Bir haberi resimli ya da resimsiz sunmak, belirli sıfatları kullanmak, her habere ayrılacak olan süre, bütün bunlar bizim haberi nasıl algıladığımızı etkiler. İnsanları bu manipülasyon yöntemlerinden koruyacak herhangi bir önlem maalesef yok. İşin daha kötü tarafı bu yöntemler gizli değildir.

Ancak, bu manipülasyon yöntemlerinden haberdar edilsek bile, bu bilgi de büyük olasılıkla aynı hızla verilen diğer haberlerle birlikte unutulup gidecektir. Artık haberler görsel ve işitsel yöntemler ile aktarılıyor. Basılı bir yöntem ile aktarılan haberi tekrar tekrar okuyup kendi belirlediğiniz hızda o bilgiyi alıyordunuz ama artık basılı yayın organları yerini dijital ve işitsel yöntemlere kaptırdı. Hükümetler gerçek haberlere diplomatları ve gizli servisleri aracılığı sayesinde ulaşır daha doğrusu haberler ona ulaştırılır.

Özgürlük savaşı, elimizde olanları koruma ve saflığı bozulmamış deneyimlerimizi gelecek kuşaklara aktarma çabası üzerine olmalıdır. Yazmak, kaydetmek ve en önemlisi düşünmek bizim en büyük silahlarımız. Bilgi ve haber selinin tutsaklığından ancak kendi düşüncelerimizi yazarak ve paylaşarak kurtulabiliriz. Bizim en büyük problemimiz çok üzülüp az düşünmek. Biz çok üzülüp az düşünüyoruz ve düşüncelerimizi yüzeysel bir şekilde ifade ediyoruz; bu da bizim kavramsal düşünmemizi engelliyor. Kavramsal düşünme yetisine sahip olmayan insanlar, kendilerini dar kalıpların içinde güvende olduklarını sandıkları pozisyona teslim edip hızlı ve acımasız bir değersizleştirme kümesinin yarattığı kurban tuzağının mağduru oluyor. Buna şöyle bir açıklık getirmek isterim: Bundan yaklaşık iki ay önce Dünya Kupası'nda Portekiz ile İspanya arasında eleme maçı oynandı. Ben Cristiano Ronaldo'yu çok sevdiğim için Portekiz'i destekledim; maçı Portekiz kaybetti ve elendi.

Cristiano Ronaldo hayranı olarak Portekiz'in elenmesine üzüldüm. Fakat bu çok önemli bir şey değil; yalnızca 90 dakikalık süresi olan bir oyunda desteklediğim bir takım elendi, o yüzden üzüntüm geçti. Fakat bu 90 dakika birçok insanın hatta milyonların hayatını kaplayan bir süre olmuş, yani bu 90 dakika artık futbol topunun peşinden 22 adamın koşarak oynadığı bir oyun değil, insanların hayatını tehlikeye atan bir oyun olmaya, süresi olmaya başladı. Neden mi? Çünkü artık insanlar hayatlarını 90 dakikadan ibaret yaşıyor. Çağımızın en büyük problemlerinden biri depremler, peki bu probleme ilk önlemi hangi ülke almış biliyor musunuz? Çin. M.Ö. 430 - M.S. 1307. Antik Çinliler benzersiz mucitlerdi, uzak depremleri algılayan depremölçeri onlar icat etti. Bu, yapılan harika icatlardan sadece bir tanesi; daha bunun gibi birçok muhteşem buluşa imza atıldı.

Sadece bilimde değil, sanat ve edebiyatta da çok önemli akımlar yapıldı. Çok önemli felsefi teorem ve düşünceler sunuldu. Jeremy Bentham, faydacılık hakkında geniş çapta yazan ilk Batılı filozoftur. 1789 tarihli Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş kitabında Bentham, sonuçlarla ilgili bir hükme varmanın yolunun, ''iyi'' ve ''kötü''nün değişken ama kesin bir ölçütüyle bir insanın ulaşacağı mutluluk, haz veya fayda miktarının ve diğer türlü neden olacağı acı, ıstırap ve mücadele miktarına karşı ölçülmesi olduğunu açıkladı. Yani Bentham, mutluluk ve hazzın varlığını, acı ve ıstırabın yokluğunu temel tezi olarak tanımlıyor.

Fayda, amaç ve yararla ilgili olan bir şeydir, o faydayı mutluluğa çeviren şey ise bu amacın sonunda elde edilen hazdır. Bunun için de çabalamak ve uğraşmak gerekir çünkü hayat her zaman siyah ve beyaz değildir. Bu haz duygusu değişken ve göreceli bir şeydir; milyonlarca insan akşam haber tartışma programları izlemekten haz duyar, diğer insanlar bunu saçma bulabilir. Gerçi günümüzde yaşanan olaylara bakınca haber ve tartışma programlarını izlemeyen insan sayısı çok az gibi duruyor ve artık bu bir haz duyulan amaç eyleminden çıkıyor.

Yazımın başında Cristiano Ronaldo'nun Dünya Kupası son 16 eleme maçında takımı kaybettiği için elenmesinden üzüntü duyduğumu söylemiştim, benim bu üzüntüm bir Messi hayranına zevk verebilir ve onun bundan haz duymasını sağlayabilir. Peki bu hazzı 90 dakikanın dışına taşıyarak yaşadığında ne oluyor? Bu artık o 90 dakikanın hazzı oluyor. Yazının bu kısmını okurken ''Ne yani biz hayatımızı çok kısa bir zaman dilimine sıkıştırdık ve onun kurbanı mı olduk?'' diye düşünebilirsiniz ama endişelenmeyin, daha doğrusu bu kısım için endişelenmeyin çünkü bu 90 dakikadan daha büyük bir tuzağın kurbanı olduk hepimiz. Bentham'ın teorisine göre faydacılık, göreli hazdan doğan bir amacın sonunda elde edilen bir yararlı hissetme durumudur. Günümüz çağının en büyük problemlerinden biri deprem fakat buna önlem alınmıyor; burada ise şöyle bir fayda durumu ortaya çıkıyor: Depremde insanlar öldükten sonra ölü yakınlarının ve depremzedelerin acısını çıkar malzemesi olarak kullanarak ev satan müteahhitler(!) bundan büyük bir haz duyuyor ve amaçlarına uygun bir haz duygusu yaşıyor. Jeremy Bentham depremzedelere yapılan bu zulmü görseydi faydacılık teorisini yeniden ele alırdı. Sadece doğal afet değil; Kuzey, Güney ve diğer bölgelerde terör eylemleri yaşanıyor; aynı zamanda bunun yanında savaş var ve böylesine büyük bir kaosun içinde bir Messi fanının tek derdi Cristiano Ronaldo'nun Messi'yi geçip geçememesi, bu çok komik ama bir o kadar da acı bir durum. (Bu arada bu tespitimi sadece Messi hayranları için yapmıyorum; bu, genel olarak fanatizm üzerine yaptığım bir tespit.) Antik Çin'den bahsederken sanat ve edebiyatta yapılan akımlara değindim, maalesef edebiyat ve sanatın tarihi acı ve ıstıraba dayanıyor.

William Shakespeare, Tolstoy, Dostoyevski, Kafka vb. birçok elit ve özel kalem, bizlere her zaman edebiyatın o acı tarafı üzerinden sürpriz ve estetik şeyler sunmayı başardı. Günümüz kitapları çok az sayfa ve kurgudan oluşuyor artık çünkü günümüz yazarları hayatla güçlü bir yaşanmışlık ilişkisi kuracak deneyime sahip değil. O elit kalemlerin edebiyat tarihine damga vurmasını sağlayan şeylerden biri de hayatla güçlü bir yaşanmışlık ilişkisi kuracak olgunluğa sahip olmaları. Shakespeare şu an yaşıyor olsaydı İsrail ile Amerika'nın İran'a yaptığı saldırıdan en az 10 oyun çıkarırdı. Günümüz çağında insanlar artık kendilerine kahramanlaştırabilecekleri bir figür aradıkları ve bu figürler üzerinden yanlışa karşı ses çıkardığı için bu problemler bitmiyor.

Bu saldırılardan ve insanların öldürülmesinden Trump vb. diktatörler ile silah tüccarları haz alıyordur en fazla; işte asıl endişelenmeniz gereken yer tam olarak burası.

Bizler bu modern çağ denilen düzende maalesef Adolf Hitler'in evrimleşmiş versiyonu olan takım elbiseli yöneticilerin haz duymak adına kendince oyun alanına çevirdikleri bu gezegende yaşamak için kendince bulduğu pozisyona sıkışmış kurbanlarız. Evet, yanlış duymadınız; gerçi ne bekliyordunuz ki? Yıllardır süren bu suç ile adaletin çatışmasında yaşanan bunca şeye rağmen kafasını sosyal medyaya gömen ve hayatını 90 dakikadan ibaret yaşayan insanlar varken nasıl değişecek? 90 dakikalık zaman diliminde stadyumda olan oyunu izliyorsunuz, 90 dakika bittikten sonra bu gezegen üzerinde birbirine füze atarak oyun oynayan insanları izliyorsunuz. Peki haz alıyor musunuz? Almıyorsunuz, doğal olarak. Peki suç ve adalet denilen bu iki kavram futbolcu ya da bir takım olsaydı o zaman herkes sadece buna odaklanırdı. Düşünsenize; yasalar, kanunlar hiçbiri yok, yalnızca bir futbol maçı ve kazanan desteklenip benimsenecek. Böyle bir maç olsa ve kimi desteklerdiniz diye anket yapılsa herkes Adalet derdi. Ama bunun sebebi yanlışa karşı durmak için desteklemek değil; Bentham'ın bahsettiği o aydacılık, Adalet takımını desteklemek ve onun kazanmasını istemek bir amaç olarak haz verecek ve herkes bu hazzı almak ister. Bu hazzı alamadığında ise insanlar kendilerine bir pozisyon belirleyip oradan bir fayda elde etmeye çalışıyor ve kendilerine kahramanlaştırabilecekleri bir figür arıyor; günümüz dünyasında bu figürler futbolcular oldu.

İnsanlar tüketebilecekleri şeyden haz alır ve korkuyu tüketmek daha kolaydır. Çünkü cesaret, adalet gibi olgular ve eylemler risk gerektirir ama insanlar bu riski almak istemiyor; o riski almaktan duydukları korku, günümüzde yaşanan korkutucu şeylerden çok daha büyük ve güçlü. İşte bu yüzden insanlar günümüz çağında kendi hayatlarını tüketebildikleri şey üzerinden yaşamaya ve bundan ibaret görmeye devam edecek. Bugün en çok tüketilen şey futbol maçları, haberlerde gördüğümüz yüzlerce cinayet haberleri, küresel çapta yaşanan diplomasi krizler... Hepsi bir anda unutuluyor.

Basit ve geçici rafine zevkleri enformasyonun kalıcı bir narkoz malzemesi haline getirmek yerine bilinçli bir şekilde tüketseydik bu kadar kolay unutmazdık ve Gazze'de yaşananları daha iyi anlardık. İki direğin arasından geçen bir futbol topunun bu kadar peşinden koşmak yerine bilginin peşinden koşsaydık işte o zaman yaşanan sorunlara çözüm bulabilirdik. Portekiz'i eleyen İspanya finalde Arjantin'i yenerek şampiyon oldu; ben de şunu sormak istiyorum: Tamam, İspanya'nın kupası müzede, peki Gazze'deki insanlar nerede? Hak, hukuk ve adalet nerede?

Yazımın son kısmına gelmişken "Finali yoksa insanlıkta mı müzede?" gibi içinde manasız bir aforizma barındıran cümle kullanmayacağım; çünkü günümüzde artık 90 sayfalık kitaplar yazılıyor ve yarısı manasız aforizmalar barındırıyor. Gerçi 90 dakikalık oyun da içinde manasız şeyler barındırıyor ve işin en kötüsü bunların alıcısı çok. 90 dakikalık oyunun holiganları olduğu gibi 90 sayfalık aforizmanın elitistleri var.

İspanya'nın kazandığı kupa, bu ve bunun gibi turnuvalar, hatta endüstriyelleşmiş 90 dakikalık illüzyon için harcanan devasa paralar; kavramsal düşünemeyen, kurban tuzağına düşüp kendisine debelenmek için sözde güvenli pozisyonu seçen ve o girdabın karanlık sularında boğulan insanların günün sonunda anlık nefes almasını sağlayan bir teneke oluyor. Yatırımcılar ve bahisçiler kazanırken holiganlar birbirini yiyor, holiganlar birbirini yerken diğer tarafta füzeler ve bombalar atılıyor, o zaman şu soruyu sormak gerekiyor: İspanya'nın kupası müzede, peki irade, bilinç, akıl ve farkındalık nerede?

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!