Devasa alüminyum grisi koridordan geçip merdivenlerden iniyordu. Her bir katta, merdiven boşluğuna bakan en yakın duvarda pleksiglas çerçevesinin altında yavaşça sararmış ve nemden nasibini almış bina kuralları yazardı.
1. Narkotiki yasaktır.
2. Sigara ve alkol istihkakının aşımı tespit edildiği takdirde soruşturma açılacaktır
3. Pencere ve balkonlar güvercinlerin konmasını engelleyecek şekilde dekore edilemez. Güvercin tuzağı yerleştirmek, konmalarını engelleyici önlemler almak yasaktır ve adli soruşturma sebebidir.
4. İzinsiz ilaçlama yapmak yasaktır.
Giriş katına ulaştığında ölü, gri gün ışığının dolduğu kapıdan çıktı. sobyaninskanın boğucu koridorlarından ve koridorlarından çok daha bunaltıcı dairesinden uzaklaşmak iyi gelmişti. Cadde boyunca onlarcası vardı, hepsi sobyaninskaydı bu binaların. Petersburg’un artan nüfusa verdiği cevap. Devasa boyuttaki arazilere elektrik, su, internet taşıyacak altyapıları kurmaktansa, maliyetten kısmak ve herkesi kolayca gözlemlenebilir şekilde şehir merkezlerinde tutmak akıllıca bir fikirdi. Kağıt üzerinde tabi. 14. V. Putin Sobyaninska’sı Kat 47. Koridor C2. Daire: 12. Son on dört yılını bu adreste, küçücük bir dairenin içinde 2 odası, mutfak ile bitişik banyosu ve çokça misafiri -böcekler, güvercin ve birkaç arkadaşı ile geçirmişti. Ve koridorun sonunda olduğu için şanslı olduğunun farkındaydı. Arada bir bulutların arasından ölgün sayılmayacak bir gün ışığı ulaşıyordu odasına. Bir şeyler izlerken hiç keyifli değildi. Ama bazen, votkadan uzak durmayı başardığı -istihkakının bittiği ve Semyon’dan samagon çözemediği- gecelerin sabahında, uykusuz gözleri uyumak için bir işaret beklerken bulutların arasından odasına dolan ve masaya çizgiler bırakan gün ışığı… Yaşamak için çok daha iyi nedenleri olmayan biri için hiç fena sayılmazdı. Gündüz saatlerinde uyuması aslında yasaktı. On dört yılının büyük kısmı, yaklaşık on iki yılı, ev hapsinde geçiyordu. Kimsenin gidecek yeri ve yaşayacak imkanı yokken hapse de gerek yoktu zaten. Hapis ve özgürlük arasındaki çizginin muğlaklığı tartışılamaz derecede açıktı ama yine de özgür olmanın statüsü farklıydı. Herkes biraz daha rahat davranırdı mahkum değilsen. Ceketinin yakasında bir isimlik olması çok anlam ifade ediyordu. Ama iyi yanları da yok değildi, sabahları güvercin için biraz arpa ekmeği ufalardı pencere girişine ve bunca yıldır kimse gündüz uyuduğu için kapısını çalmamıştı. İşlerini zamanında yetiştirdiği için böyleydi aslında, biliyordu ama güvercinle arasını iyi tutmak da önemliydi.
Dümdüz uzanan cadde boyunca yürüdü ve kargo deposuna işaret eden tabelayı görünce sola döndü. Güvercin sabah sadece bir mesaj iletmişti, taşıma yolu için çok ağır bir kargosu vardı ve kargo deposuna bizzat giderek kimlik izi karşılığında almalıydı. Güvercin getiremediğine göre yeterince ağır olmalıydı. Yirmi kilograma kadar olan yükler güvercin ile gelirdi, büyük kolaylıktı. Haftalık gıda istihkakı, sigara ve alkol, kütüphaneden talep ettiği kitaplar hep böyle gelirdi. Mahkumların daha fazlasını talep etme şansı yoktu zaten. Kitaplar ve üstüne zimmetli bilgisayarı dışında elektronik alet bulundurması yasaktı. Kitaplar küçük tablete yüklü olarak güvercin tarafından getirilir, bitirdiğinde de götürülürdü. Kargo’nun kimden geldiğini merak ediyordu ama annesi dışında kimse ona bir şey göndermezdi. Annesi de göndermezdi. Aklında bu sorularla yürürken, sokağı süpüren Semyon Arturovic ile karşılaştı.
“İyi günler İvan Denisovic!” diye selamladı Semyon. Neredeyse bağırıyordu. Tüm dişlerini ve eksik dişlerini gösteren gülümsemesi hiç huzur vermemişti.
“İyi günler Semyon.” Dedi, somurtmaya devam edecekti.
“Hava çok güzel değil mi? Böyle havalarda çalışmak daha da keyifli oluyor…” nefret ettiği Semyon buydu. Ceketindeki isimliği hep parlayan, kocaman gülümseyen ve çok enerjik konuşan Semyon. Babası casusluktan dolayı hapishanede ölmüştü. Ama şimdi Semyon özgür biriydi ve o mahkumdu ve Semyon’un sokaktaki bu örnek vatandaş haline içerliyordu. Akşamları, güvercinler çekildiğinde ve koridorlarda böcekleri uzak tutmak için tarçın yaktıklarında böyle değildi Semyon. Havadan sudan konuşmazdı, gerçek meseleleri, gerçek mimikleri ve gerçekten sağlam samagonu olurdu.
“Bilmiyorum Semyon, bana hep aynı geliyor.” Dedi gönülsüzce.
“Nereye gidiyorsun böyle İvan Denisovic?” Herkesin kimle konuştuğunu duymasını istercesine. Sokakta ikisinden başkası yoktu oysa ama ikisi de biliyordu ki sokak boyunca uzanan binalardan, küçük dükkanlardan, mağazalardan vesaire, birileri mutlaka dinliyordu. Karşısındaki bu buruşuk, çelimsiz görünen ama göründüğünden çok daha tekinsiz olan adamın ne planladığını asla çözemezdi İvan. Şimdi bile, bunu kendini korumak, bir mahkumla gizli saklı bir şey konuşmadığını herkese açıkça göstermek için mi, yoksa bir anlamda isimsizliğe mahkum edilmeyi alaya almak ve ismini tüm isimliklerden daha sesli duyurmak için mi yapıyordu, çözemiyordu. Oyalanacak vakti yoktu ama, ikisinin de, biliyordu. Daha fazla uzatmak istemedi.
“Kargo deposuna gidiyorum. Ağır kargo gelmiş…”
“Beline dikkat et İvan Denisovic! Kolay gelsin!” diye bağırarak sokağı süpürmeye devam etti Semyon. Dönüşte bir sonraki sokağı tercih etmeye karar verdi. Kargo deposunun girişi iki devasa sobyaninskanın arasında kalıyordu, gölgeler içindeydi, gölgeli ve pis. Mükemmel, organize ve temiz şehir mitinin çöktüğü yerdi burası çünkü gıdadan yakıta, temizlik malzemesinden endüstri kimyasallarına kadar her şey trenlerle bu deponun arka tarafından giriş yapıyor ve öndeki bu araç rampasından yükleniyordu. Ara ara İvan gibi arabası olmayanlar yaya geliyorlardı. İvan’ın sobyaninskası depoya yakındı, yürüyerek gitse yeterliydi. Otobüse ya da trene yürümek zorunda değildi. Bazı şeyler yolundaydı yani, mahkum da olsa. Görevlinin olduğu üstü kalın camla kapalı tezgaha doğru yaklaştı. Tezgahın arkasından bir kadın çıktı ve tepeden iki tane kalaşnikof indi. Taretlere bağlıydı bu kalaşnikoflar ve İvan’dan çok daha büyük güvenlik riskleri içindi, öğrenmişti artık bunlardan endişe etmemeyi. Güzelce bir kadındı. Tüm gün deponun karanlığında çalışmanın verdiği çöküklük ve bitkinlik vardı üzerinde. Bu depolarda en fazla 3-4 kişi çalışırdı. Ağır işlerin tamamını makineler hallederdi; malları yüklerler, indirirler, taşırlar, getirirler… İnsanlar makinelerin yapması için çok verimli olmayan işlerde görev alırlardı sadece. Elektrik yakmayan işler. Diğer insanlarla uğraşmak, şikayet dinlemek, sorunlara pratik ve kimsenin başını yakmayacak çözümler üretmek gibi. Kadının isimliğine baktı. “L. Antonova” yazıyordu. Gayet okunaklıydı.
“Ne vardı?” diye sordu yüzüne bakmadan.
“Kargom vardı. İvan Denisovic, 14. V. Putin Sobyaninska’sı.”
“Tamam bakalım, elini uzat…” dedi sabırsızca. Sensöre elini yerleştirdi. Kimliği ekranda
çıkınca kadın ilk defa yüzüne baktı İvan’ın. Hiçbir mimik göstermemişti kadın.
“İvan Denisovic, biraz bekleyin lütfen. Kargonuzu birazdan getirecekler.”
“Ödemem gereken bir ücret var mı?”
“Hayır, yok. Lütfen bekleyin.”
Kadın camın arkasında yeniden kayboldu. Kalaşnikoflar duruyordu ama. Beş dakika kadar bekledi. O ara bir oto-forklift yükleme rampası üzerine devasa bir kutu indirdi. Tahtadan yapılmış bir kargo sandığı. Birazdan bir yük arabası gelecek olmalıydı. İvan kendi işinin onlardan sonraya kalmamasını umdu. Kadın camın arkasından çıktı ve ona bir tablet uzattı. İvan kadına soran gözlerle baktı, ne soracağını da bilemiyordu. Ne içindi bu?
“Hadi İvan Denisovic, tüm gün bekleyemeyiz.” Dedi kadın gülümseyerek. İlk defa gülümsemişti.
“Tamam da, kargom?” diye sorabildi ancak. Kadın kafasıyla az önce inen devasa kutuyu gösterdi.
“Nasıl ya? Nasıl götüreyim ben bunu? Kaç kilo bu?”
“356 kilo, kutu büyüklüğü seni aldatmasın o kadar ağır değil.” Daha ne kadar ağır olabilirdi ki?
“Ama nasıl götüreceğim ben bunu? Arabam yok ki… Kamyonet de bulamam bu saatte…”
“Hadi, imzala şunu…” dedi kadın. “Merak etme, kutunun altı tekerlekli, itekleyerek götürebilirsin.” Doğrusu İvan bunu bilmiyordu, bilemezdi de. Ama hala beşinci kata kadar inen ikincil asansöre kadar nasıl götüreceği belirsizdi. Kalaşnikofları ve sorun çıkartan mahkumlara neler olabileceğini düşünerek tableti imzaladı. Kadın hoşnutsuzca makbuzun bir kopyasını yazdırdı. Özgür olanlar için daha kolaydı tabi, ama mahkumların böyle belgeleri saklayabilecekleri elektronik cihazları yoktu. Her şey basılı gelmek zorundaydı. Kağıdın altını imzaladı ve İvan’a uzattı.
“İyi günler…” dedi İvan’a bakıp, uzunca bakmıştı bu kez ama rahatsız olmadı İvan.
“İyi günler.” Dedi ve sandığı rampadan itmeye başladı. Rampanın tepesine çıktığında makbuzun altındaki imzaya bakmak aklına geldi İvan’ın. “Lyudmila Antonova” yazıyordu, çok düzgün bir yazıydı. “İ” harfinin noktasını kalp şeklinde yapmıştı. Bir bahaneyle tekrar gitmeliydi oraya, başka bir gün.
Deponun olduğu caddeden kendi caddesine doğru uzanan sokak uzun bir yokuştu ve dizleri ağrıyacaktı. Başka çaresi yoktu yine de. Yavaş yavaş iteklemeye başladı devasa sandığı. Yokuş olmasa çok da yorucu olmayacaktı. Ve çok aç olmasa… Evde arpa ekmeği, turşu ve mayonezden başka bir şey yoktu. İstihkaklarına düşen gıdaların çoğu eksik gelirdi çünkü istihkakları paketleyenler ellerine geleni cepler ve karaborsadan satarlardı. Özgürler ya da gizlice ailesinden para alabilen mahkumlar geceleri sobyaninskalarında kim karaborsacılık yaparsa onun evinde alırdı soluğu. İvan’ın öyle bir kazancı yoktu. O yüzden çok bir gıdası da yoktu. Gözlerinin kararmak üzere olduğunu biliyordu. Sandığı çapraz itekledi, kaymasını engellerdi bu. Biraz dinlenmeliydi. O dinlenirken yanında lüks bir araba durdu. İçindekiler çocuktu daha, on yediden büyük olamazlardı ve ehliyetleri de yoktu muhtemelen ama arabanın önünde yerel yönetimin logosu vardı. Kimse durdurmazdı o arabayı. Çocuklar İvan’a ve sandığa baktılar.
“O ne be… Hiç böyle bir şey görmedim. İhtiyar, ne o evin mi?” İvan’ın şımarık veletlere cevap veresi yoktu.
“Sana diyorum hey! O sandığın kaldırımda ne işi var? Yasak. Kaldır onu.” Yanındaki çocuğa dönerek “Bu neo-hruşovska piçleri hep böyle işte…” dedi. Sobyaninskalar böcek sorunuyla bilinirdi ve zengin züppeler o yüzden onlara hruşovska yakıştırması yaparlardı. Asıl can sıkıcı olan çok da haksız olmamalarıydı.
“Hadi, yürüsene, sana diyorum!”
“Eve götürüyorum zaten.” Dedi İvan, yüzlerine bakmıyordu.
“Bana bak, babam senin gibi pislikler sokakları kirletmesin diye her gün fazla mesai yapıyor. Beş dakika sonra buradan tekrar geçeceğim. Seni burada görürsem hiç hoş olmaz.” İvan sadece çocuğun yüzüne baktı. Sivilceli gopniğin tekiydi. Ama ailesinin gücü vardı, belliydi de.
“Duydun mu beni isimsiz?” İvan bağırmak istiyordu tabi ki. Hatta öldürmek de istiyordu. Ama hiçbirine ne fiziken ne de ruhen enerjisi yoktu. Velede baban fazla mesaiyi oğlanların üzerinde yapıyor demek istiyordu ama bunu demenin de çok akıllıca olmadığını biliyordu.
“Duydum.” Dedi sadece. Ön koltukta oturan çocuklardan biri camı açıp İvan’a doğru izmarit fırlattı. İzmarit yakınına bile gelmemişti İvan’ın. Beceriksiz çocuklardı bunlar ve yine de çok iyi yerlere geleceklerdi, biliyordu. Araba hız limitlerini çok da umursamadan ilerledi. İvan arabanın önce uzaklaştığını sonra da başka bir sokağa döndüğünü duydu.
Dinlenmek yeterince dinlendirici gelmemişti. Sandığı düzeltip, tekrar iteklemeye başladı. Yokuşun neredeyse sonuna varmıştı. O esnada bir ağaca yaslanıp sigarasını içen Semyon’u gördü.
“O ne öyle İvan Denisovic, kargoyla araba mı aldın?” Gülüyordu Semyon. Eğer yeterince yorgun olmasa İvan da gülerdi buna.
“Bilmiyorum. Ağır da…”
“E kim göndermiş?” İvan’ın aklına bunu sormak hiç gelmemişti. Doğru ya, bunu annesi bile göndermiş olamazdı. Makbuza tekrar baktı. “Sergey D. Litvinenko” yazıyordu. Sergey savaş zamanından tanıdığı bir arkadaşıydı. Hepsi savaşmışlardı o yıllarda genç olanlar. Semyon’un bir gözü ve sol bileğinden aşağısı bu yüzden protezdi. İvan yara almamıştı. Ancak Sergey ölmüştü. Bunu Semyon’a söyleyemezdi.
“Eski bir arkadaşım, yıllardır görmemiştim. Umarım kutudaki o değildir.” Gerginliğini gizlemek için şaka yapmıştı. Semyon güldü, ama gözlerini İvan’dan hiç ayırmadan.
“Eh, öğle arasındayım ve sigara içmekten başka işim yok, hadi bunu eve kadar sürüklemene yardım edeyim.” Dedi Semyon. İtiraz edecek durumu yoktu İvan’ın. Hem şüphe çekmek istemiyordu hem de eve kadar tek başına götürebileceğinden de şüpheliydi.
“Zahmet etme istersen Semyon… Öğle aranı benimle harcamanı istemem.” Nezaketen bir reddi bu ve kimse inanmazdı şu haliyle içinden gelerek söylediğine.
“Boşversene… Hem yük asansörüyle çıkarırsın. Kolay olur.” Bunu düşünmemişti, Semyon’un yük asansörüne erişim izni vardı. Mahkumların yoktu. Yük asansörünün varlığını bile unutmuştu.
“Güzel dedin…” dedi. Birlikte sandığı sürüklemeye koyuldular.
Binanın önüne nispeten kolay geldiler, yolun büyük kısmı düzdü. İki kişi olunca hiç zorlanmadılar. Binanın yan tarafındaki yük asansörüne girdiler ve 47. Kata doğru sakin sakin çıktılar. Kata ulaştıklarında Semyon;
“Eve kadar götürebilir misin? Yoksa yardım ederim.” Dedi. Götürebilirdi İvan, üstelik sandığı yalnız açmak istiyordu.
“Götürebilirim Semyon, sağol.” Dedi ve sandığı iteklemeye başladı. Semyon 42. Kattaydı. Yük asansöründen inmemesini anlayabiliyordu, öğle arası bitmeden eve uğrayacak ve bir şeyler yemek isteyecekti belki de. Neyse ki sobyaninskaların koridorları genişti. Dakikalar boyunca koridolarlarda sürükleyerek evine geldi, sandığı zorlukla kapıdan geçirdi ve kendini koltuğa attı. Tüm gücü tükenmişti. Biraz nefes aldıktan sonra kuru ekmeğine biraz mayonez sürdü, üzerine turşu koydu ve tek lokmada yuttu. Şimdi yavaş yavaş sandığı sökebilirdi. Çivileri zorlukla söktükten sonra bir kısmını açtı. Plastik fıstıklar döküldükten sonra kartondan bir koli çıktı içinden. Onu dışarı sürükledi, asıl ağır kısım buydu belli ki. Bıçakla bantlanan yerlerden koliyi açtı ve nefesini tuttu. Kilolarca patlayıcı vardı kolinin içinde. Üzerinde “Beni aç” yazılı bir not iliştirilmiş tableti fark etti. Savaş zamanından beri böyle bir şey görmemişti. Sergey ne işlere bulaşmıştı? Tableti açmakta tereddütleri vardı. Hiç karışmadan polise haber vermek istiyordu aslında ama o bir mahkumdu ve polisler soruşturma açmaktansa patlayıcıları el koyup her şeyi onun üzerine yıkıp dosyayı kapatmayı tercih ederlerdi. Semyon’a sormalıydı. Ama kendi de bir şey bilmiyordu ve öncesinde bir şeyler biliyor olmak belki de kendisi için daha faydalı olurdu. Tableti açmaya karar verdi. Ancak buna da güvenemiyordu, tabletin düğmesine basar basmaz patlayabilirdi de… Panik ile düşündüğünü hissetti. Savaşta yaptığı gibi, sakin olmak için nefesini düzenlemeye başladı. Beş saniyede al, beş saniye tut, beş saniyede ver, beş saniye bekle… Birkaç dakika içinde sakinlemişti. Önce koliyi daha fazla hareket ettirmeden patlayıcıların bir düzeneğe bağlı olup olmadığına baktı. Değil gibi duruyordu. Sonra da aklına eski bir numara geldi, Tableti yan odaya götürdü, iki makarna süzgecinin arasına koyup açtı. Küçük bir faraday kafesi yapmıştı kendince. Tel olan süzgeç tamamen yamulmuştu bu yüzden ama olsun. Hiçbir şey patlamadı, beyaz ışığı görmedi. Yeterliydi. Tablet açılınca gördüğü logo onu korkutmaya yetmişti. Yan duran ve kanatları birbirine dokunan iki kartal ve ortalarında yere doğru bakan bir kılıç. El Emeği Yükseliş Cephesi. Akıllı teknoloji karşıtı bir örgüttü bunlar. Sergey bunlara bulaşmıştı demek ki. “Beni Oynat” yazan dosyayı açtı. Küçük bir ses dosyasıydı. Duvarlardan duyulmasın diye hemen sesini kıstı. Monoton, robotik ve kesinlikle bir insana ait olmayan ses konuştu.
“İvan Ryabuşin, seni tanıyoruz. Yeteneklerini ve geçmişini biliyoruz. Koşullarını biliyoruz. Bize yardım edersen, biz de sana yardım ederiz. Bu tablette bir harita konumu var, evine 300 metre mesafede. Burası bir veri ve sinyal işleme merkezi. Burayı havaya uçurman halinde, polis hizmeti durur. Dağıtım hizmeti durur. Hapishane kontrol hizmeti durur. Aylarca da tekrar işlevsel hale getiremezler. Senin niçin 19 yıl hapis cezası aldığını da biliyoruz. Eğer bize yardım edersen, Başsavcılıktaki bağlantılarımız, cezanın erken sonlandırılması için yardımcı olacaklar. Kimse şehre izinsiz gıda sokma davasını çok ciddi incelemez. Üstelik bunun karşılığında alacağın para mahkum olarak bile seni kurtarmaya yetecektir. Tabi ki alternatifin polise gitmek ancak onlar bizi bulamazlar. Bulamadıkları için de ellerinde en iyi ikinci süpheliyi paketlemekle yetinirler. Sende 30 yıl daha ev hapsinde kalırsın, tabi ki güvenlik tehdidi olduğunu düşünmezlerse... Eylemi gerçekleştirmek için bu tablet açıldığı andan itibaren 3 günün var. 3 günün sonunda eğer eylem gerçekleşmezse, bu tabletin aktif ettiği bir adres, sana ve kargona dair tüm bilgileri polise iletecek. Koli içinde portatif el arabası ve yardımcı dokümanları bulabilirsin. Şimdiden bol şans. El Emeği Yükseliş Cephesi”
Semyon ile konuşması şarttı. Akşamı beklemeye karar verdi.
Akşam Semyon’u eve davet etti ve biraz ıkınarak da olsa durumu anlattı. Semyon düşündüğünden çok daha sakin karşıladı.
“Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu sadece
“Ne yapacağım polise gitmeliyiz. Seni o yüzden bekledim. Sen özgürsün, en azından şahitlik yaparsın…”
“Hayır, yapmam.” Diye sözünü kesti Semyon. “Birincisi kendimi o riske asla dahil etmem ama ikincisi ve daha önemlisi, sen kendin için de gitmemelisin. Polisler patlayıcılar için ödül alırlar, yüklü de bir ödül olur bu ve bu ödülü ancak dosya kapanırsa alabilirler. Sence beklemek isterler mi? Yoksa seni nezarethanede asmayı mı tercih ederler?”
“Haklısın… Ama-“
“Sen bence bunların dediklerini yap. Polis seni şu an bu kadar patlayıcıyla yan yana hayal etse en az 30 sene alırsın. Sen her türlü siki tuttun. Bence riske değer. Kaybedecek neyin var ki? En azından hapiste rahat edersin, kimse bulaşmaz.”
“Nasıl yapacağım peki? Askerden beri düzenek kurmuyorum ki burada iki binayı uçuracak kadar patlayıcı var.” Abartıyordu belki de, patlayıcı kullanmıştı ama derslerini hiç dinlememişti.
“Tamam ona ben de yardım ederim. Zaten bunları burada tutamayız. Gece benim eve indirelim. Sabah güvercin görmemeli senin evinde bunu. Ben mahkum değilim. Bana çok dikkat etmez.”
İvan başını salladı. Aklı bulanmıştı ama yapacak daha iyi bir şey de bilmiyordu. Bu kadar patlayıcıyı ne saklayabilirlerdi ne de yok edebilirlerdi. Semyon haklıydı. Her türlü siki tutmuştu. Geceyi beklerken uyumaya karar verdi. Semyon biraz samagon ve çokça sandviç getirmişti. Midesine düşkündü ve ev sahibinin ekonomik durumunu tahmin etmesi zor değildi. Sayesinde biraz sosis yemişti, haftalar sonra ilk defa. Günün asıl ilginç haberi bu olabilirdi, eğer başka gelişmeler olmasaydı. Başını yastığa koyduğu gibi uyudu.
Semyon onu gece ikide uyandırdı. Asansör kullanmaları çok riskli olacaktı, asansör girişini izleyen birileri mutlaka olurdu. Merdivenleri böceklerden başkası izlemezdi. Güvercinler ve hamam böcekleri… Nöro-elektronik implantlara tam uyum sağlayan iki hayvan türü. Diğerleri uymuyordu ya da en azından öyle söyleniyordu. Güvercinler ise tamamen biyomühendislik ürünüydü. İnsan konuşmalarını anlayabiliyorlar, sözlü olmasa bile karşılık verebiliyorlar ve yirmi kiloya kadar yük taşıyabiliyorlardı. Her sabah yoklama alan gardiyanlardı, pencerelerin yanından uçarak geçip hiç fark ettirmeden bir suç işlenip işlenmediğini izleyebilirlerdi ve dışarıdan bir müdahale olmadan raporlayabilirlerdi. Ta ki gece çökene kadar. Geceleri sadece hamam böcekleri vardı. Onlar evlere kadar girer ve izlerlerdi. Tüm binada girmedikleri yer yoktu. Merdivenlerde de onlara rastlayacaklardı kuvvetle muhtemel. Ama Semyon özgürdü, onun bir şeyler taşıması o kadar da şüphe çekmezdi. Semyon öyle söylüyordu. İvan çok da aynı fikirde sayılmazdı ama tüm bu rezilliğin evinden çıkması fikri onu rahatlatmaya yetiyordu.
Merdivenlerde şansları yaver gitti, beş kat boyunca hiç böcek görmediler. Görmedikleri bir yerde izleniyor olabilirlerdi elbette ancak görmemiş olmak bile rahatlatıcıydı. Demek ki bu gece başka bir potansiyel suça odaklanmışlardı. Dünyanın en kötü haberi bir gece uyanıp binlercesini evinde görmekti. İvan’ın başına hiç gelmemişti ama bir gece karşı dairesindeki bağırışa uyanıp mercekten baktığında koridoru tamamen böceklerle kaplı görmüştü ve hala içeri girmeye çalışıyorlardı. Böceklere engel olmak ya da ilaçlama yapmak, öldürmek yasaktı. Tabi ertesi gün tüm evi temizlemene kimse yardım etmiyordu ama bir mahkum olarak çok da fazla hakkın yoktu. Koliyi ve içindeki her şeyi Semyon’un sade döşeli evinin holüne indirdiler. Ter içinde kalmıştı ve beş kat merdiven çıkmak ölüm gibi geliyordu gözüne. Semyon onu içeri davet etmedi, eve gidip uyumasını söyleyerek kapıyı kapattı. Haklıydı Semyon, dikkat çekmenin anlamı yoktu.
Sonraki iki gün kolay geçmedi. Her sabah güvercini selamladı, birinde istihkakını aldı, kendisine verilen işleri hiçbir şey yokmuş gibi yaptı ve teslim etti. Küçük, ucuz aletlerdi. Parça olarak getiriliyordu, robotlara yaptırmak için fazla hassas ve fazla değersizlerdi. Mahkumlar için ideal işler. Daha çok kazandıran işler de vardı ama İvan için böylesi daha güzeldi. Meşgul ediyordu. Ve bekledi. İki gün boyunca Semyon’dan haber bekledi. Ve ikinci günün akşamında delirmek üzereyken Semyon kapıyı çaldı. İçeri geçtiler, Semyon yine samagon ve sandviç getirmişti.
“Her şey hazır, biraz zor oldu, askerliğin üzerinden çok zaman geçmiş, unutmuşum nasıl yapılıyor… Ama hallettim. Düzenek hazır, gece çökmeden çıkarsan dikkat çekmeden gidersin, güvercinler yuvalarına çekilmiştir artık.” Sandviç ve samagon iyi gelmişti. Daha az panikliyordu artık İvan. Başını salladı.
“Tamam, bir saate falan çıkarım. Nasıl patlayacak?”
“Gösteririm sana birazdan, hadi ye de bana geçelim.”
“Olur…”
Semyon ona uzun tarif etti. Haritada konum belliydi. Konuma geldiğinde düzeneği çalıştıracak, düzenek beş dakika zaman tanıdıktan sonra ateşleyicilerin kapasitörlerini şarj edip patlayacaktı. Çok bir iş değildi aslında. Yük asansörünü kullanamazdı sadece. Tek sorun o olacaktı ama el arabası merdivenleri aşabiliyordu. Çok da şikayet edecek bir şeyi yoktu. Samagon iyi gelmişti. Her şey daha bir yapılabilir geliyordu gözüne. Semyon’a teşekkür etti, akşama uğrayacağını söyleyerek, el arabasıyla beraber kat asansörüne yürüdü. Beşinci katta indi ve merdivenlerden el arabasını yavaş yavaş indirerek sokağa çıkardı. Tablet el arabasındaki bir bölmeye sabitleniyordu, oradan yavaş yavaş haritaya bakarak yürümeye başladı. Fazla değildi gideceği yer, bir kilometre yoktu bile. İnsan vızıltısını dinleyerek sakin sakin yürüdü.
Haritadaki konuma elli metre kala tabletin ekranı kapandı. Birkaç kere açmaya çalıştı ama sonuç alamadı. O sırada kapasitörlerin tiz sesini duydu. Şarj oluyorlardı. İvan her şeyi bırakıp koşmaya başladı ve sonra bir ışık içinde yok oldu.
Üç yüz elli kiloluk CL-20 infilak etmiş ve iki sobyaninskayı, beş bin sakinin ciddi bir kısmıyla beraber yok etmişti. Hükümet saldırının arkasındaki karanlık güçleri tespit etmek ve intikam almak konusunda ant içmişti ancak saldırıyı üstlenen çıkmamıştı. Akıllıcaydı öylesi belki de.
İki ay içinde iki devasa binanın enkazı kaldırıldı ve yerel yönetim bu binaların arazisinde devasa bir veri merkezinin inşası için görülmemiş hızda onay verdi. Semyon her sabah artık şantiyeye dönmüş enkaz alanının yanından geçiyor ve neşeyle ıslık çalarak sokağı süpürüyordu.