Sabahın köründe uyanmak kadar kötüsü yoktu. Buz gibiydi ev yatağından kalktığında. Biraz bekledi. O gün hiçbir yere gitmek zorunda olmayacağını bildiren bir vahiy bekliyormuşçasına, bekledi. Ortalıkta hiç melek yoktu. Telefonuna mesaj da gelmemişti. Üzerine battaniyesini aldı, üşüyordu. Salona geçip kanepeye oturdu. Biraz televizyon izledi. Geceden pizza kalmıştı, dolaptan bir Miller çıkardı televizyon karşısında pizzayla yuvarladı. Kahvaltıdan önce dişlerini fırçalardı aslında, bugün unutmuştu. Garip rüyalar görmüştü yine ve aklına diş sağlığından daha önemli şeyler geliyordu o yüzden. İşi bırakmaya karar verdi. On beş gün onun için fazla bile sayılırdı zaten. Yeteri kadar para alacaktı işten çıkınca. Tek yapması gereken o kanepeden kalkmamaktı. Tek yapması gereken bira içmeye devam etmek, sağlamından bir cıgaralık sarmak ve kanepede oturmaktı. Cesaret edemedi. Fatura ödemek gerekiyordu, yiyecek bir şeyler almak gerekiyordu, içmek gerekiyordu ve bunların hepsi biraz para gerektiriyordu. Para kazanıyordun, ve istediğin zaman istediğini içemiyordun. İstediğin zaman kalkamıyor ya da istediğin yere gidemiyordun. Üstelik hala da paraya ihtiyacın oluyordu. Daha çok paraya… Kazanamayacağını bildiğin kadar paraya. Yakın zaman içinde fatura ödemekten bile hoşlanabileceğini hayal etti. “İnsanlar bu yüzden intihar ediyor olmalı…” diye geçirdi içinden. Bir bira daha içmeye niyetlendi ama vazgeçti. Banyoya gidip dişlerini fırçaladı. Gerisi hep kendiliğinden gelir zaten, geldi de… Yirmi dakika sonra işe gitmek için evden çıktı.
Durak bunaltıcıydı. Sabah ayazında, her şey donmanın eşiğindeyken bile bunaltıcıydı kalabalık, otobüs durağında. Oturacak bir koltuk bulmak ya da otobüs tamamen doğmadan kendini içeri sıkıştırabilmek için birbirilerini öldürmeye hazır bir kalabalık vardı etrafında. O hep nefret ederdi mücadele etmekten böyle şeyler için. Durağın pleksiglas kaplamasına yaslandı, bir Camel yaktı. İyi gelmişti sabahın köründe. Önündeki yaşlılara baktı.
“Ne işleri vardı bu saatte? Bu soğukta… Çalışıyor olamazlardı. Çalışmamalılardı. Nereye gidiyordu yaşlılar? O nereye gidecekti? Ne zaman ölecekti? Kaç gününü daha mahvedecekti çalışarak ve insanların nefesini soluyarak? Sevilmediğini bilip hiçbir kadın tarafından, ama çaktırmadan yaşamaya devam ederek? Hadi diyelim, öğrendin kaç günün, haftan ya da yılın var… Ne yapacaktın peki? Gidecek bir yerin olsa, zaten giderdin. Çalışmadan ayakta kalabilecek olsan, zaten kalırdın. Öyle bir kadın olsa, zaten seni ölme zamanından çok daha önce bulmasını isterdin. İstediklerin olsa, ölmek ister miydin yine de?”
Otobüsün frenlerini ve hidroliklerini duydu. Her tarafında başka bir insanın varlığı ile, bir küme, bir et yığını olarak bindiler otobüse. Yığından bir parça sığmamıştı, onları kesip attılar. Bir direğe tutundu; iğrenç, yapış yapış bir sülük gibi hissediyordu kendini. Sırt çantasından kulaklık çıkardı, yolu uzundu. Gitmek istemediğin tüm yollar uzundur. Onun, gitmek istediği bir yol olmamıştı epey zamandır. Artık anlam veremeden, hissedemeden dinlediği müzikleri dinledi yol boyunca. Göz göze geldiği kadınlardan gözlerini kaçırdı. Gözlerini kaçıran adamlara daha uzun süreyle baktı. Ait olamıyordu bir şeylere bir türlü. “Şimdi zamanı değil…” dedi kendine. Düşünmek için özel bir zaman varmış gibi. Olmamalıydı. Öte yandan, kendin hakkında ne kadar az düşünürsen, başkalarının çıkarları için o kadar çok çalışırdın ve toplum ancak öyle izin verirdi yaşamana. Hayatta kalmak için beynini verirdin, özgür hissetmek için kendini zincirlerdin ve kaçış yoktu. Kaçacak bir yer yoktu. Belki de yalanlara doymuştu. Yalanlara doymuştu, ama doğru bir şey duymamıştı şimdiye kadar ve tutunacak tek şey yalanlar iken, çok boktan bir durumda kalabilirdi insan. O da boktan durumdaydı. Belki de herkes bokun içindeydi, ama bir kısmı farkındaydı. Fark eder miydi farkında olmak? “Pek sanmıyorum.” diye mırıldandı kendi kendine. Duyan olmadı. Otobüsün içinde kimse duymaz. Duyan olursa da duymazdan gelir. Kimsenin muhtemel bir deli tarafından fark edilmeye niyeti olmaz sabah sabah. Korkularla ve zorluklarla ayakta durur toplum. Sabahın yedisinde, otobüste bıçaklanmaktan korkar insanlar. Aç kalmaktan, evsiz kalmaktan… Bunlar başına gelmesin diye, başını öne eğer, çalışır, evlenir, ürer ve daha çok korkar ve daha çok ihtiyaç duyar. Ekonomi ne kadar kötüye giderse, o kadar çok çalışır. Ne kadar çok çalışırsa, o kadar büyük bir açlık duyar tüketmeye. Kimse mutlu değildir, herkes mutlu olduğuna ya da bir gün olacağına inanmak zorundadır ve inanmayan olursa buna, bir yere tıkarlar. İşe yaramayan bir çaydanlık gibidir boş umutları olmayan insan. Bir çaydanlık kadar işe yaramadığını düşünürlerse, yok ederler seni. Yalanlar alır ve yalanlar satarsın. Yalanlar o kadar bağlanmıştır ki birbirine, gerçekten farkı kalmamıştır insan için. Ama doğa, kitle histerisini umursamaz. İnsanlardan, inandıklarından, düşündüklerinden, keşfettiklerinden ve inşa ettiklerinden çok daha gerçektir doğa. Çok daha mantıklıdır. İnsanın hayat boyu süren uykusundan uyanışı da ancak bu gerçekliğe dokunduğu zamanlarda olur. Her sabah o güzel rüyalardan uyanıp soğuk yere çıplak ayaklarla basmak ne kadar rezilse, o kadar rezil hissederdi insan bu uyanışlarda. Ve uykuya dönerdi çaresizce. Uyumaktan sıkılanlar işte o düş dünyasından sonsuza kadar kovulurlardı ve akıbetlerini kimse bilemezdi. Sadece iddia ederlerdi. Uyanmak işine gelmiyordu. Oysa rüyaya inanmayı bıraktığının farkındaydı epey zaman evvel. Düğmeye bastı, kendinden ve otobüsten ve sabahın sekizinde ağzı soğan kokan dayıdan kaçabilmek için. Kaçmak ya da kaçtığına inanmak kolaydı her zaman. Etrafındaki insan yığınına önem vermeyerek iş yerine yürüdü. Bugün de yaşamaktan nefret edecekti. Biliyordu…
İşten çıktığında çoktan kararmıştı hava. On iki saat çalışmıştı bugün ve fazla mesai için fazladan beş kuruş alamayacağının farkındaydı. “Yakmalıyım o amına koduğumun ofisini…” diye düşündü. Yapamayacaktı. Ama düşünmesi güzeldi kuşkusuz. Üniversite mezunuydu, eğitimini aldığı işi yapıyordu ve işçi maaşı alıyordu. Üniversiteyi pratikte işçi olmak için okumuştu. Elit işçi. “Bundan ala sosyalizm olamazdı herhalde…” derdi arkadaşlarına arada. Sosyalist olanları daha çok gülerdi bu espriye. O ise espri yapmadığını düşünürdü her defasında. Bir şeyler içmeliydi. Hatta yemek yemesi de gerekiyordu. Ne zaman aç olduğunu açlık onu ele geçirene kadar söyleyemezdi. Belki de fazla umursamazdı, kendi hayatına karşı bile. Umursamaya değer bir şey de bulamamıştı ama. Yoktu. Pub’a girdi ve bir masaya oturdu. Ne çok büyük, ne çok küçük. Dikkat çekmek istemiyordu ama hepten gözden kaçırılmak da olayın doğası gereği pek işine gelmiyordu. Spaghetti bolonez ve kırmızı şarap. Kendini biraz olsun elit hissedebilirdi belki böyle. İşine yarar mıydı böyle hissetmek, emin değildi. Karnı yeterince açtı ama onun farkındaydı. Yemeğine yumuldu. Şarabını içti. Üzerine de bir 50’lik söyledi. Alkol düşünmesine mani oluyordu biraz. İyi hissettiriyordu. Tüm mutlulukların yalanlardan ve manipülasyonlardan geldiğini bir kez daha kabul edip, mutlu oldu kısa süreliğine. Aynı garson kızla, aynı masada aynı şekilde flört etti. Aynı garson kızla kilerdeki aynı masada aynı pozisyonda sevişti. İkinci kez oluyordu bu aynı hafta içinde. Olayın gidişatından memnun değildi. Böyle giderse bir daha buraya gelemeyecekti. Birkaç kez seviştiler diye sikine ve taşaklarına sahip olmaya çalışacaktı garson kız. Doğum günleri ve yıldönümleri ve birlikte gidilen tatiller olacaktı. Evine yerleşecek ve her şeyi tekrar düzenleyecekti. Bir süre sonra, asıl yabancının kendisi olduğunu hissettirecekti. Kendi evinde yabancı olacaktı her şeye. Ve evlenmek isteyecekti eğer tahammül edebilirse öyle bir adama. Çocuklar ve doğum günleri ve okullar… Hayır. Sevişmeye son vermeliydi artık. Tek beklentisi hızlı servis olmalıydı ondan. Yoksa yürümezdi işler. Kendi masasına döndü, kilerden yürüttüğü ton balığı konserveleriyle. Evde de gıdaya ihtiyaç duyuyordu insan. Bir bira daha istedi. Çerez de getirdiler. Her şey tepe aşağı gitmiyor gibi hissetti bir an. Sebebinin alkol olduğunu bilse bile. Güzeldi. Çoğu insanın sahip olmadığı şeylere sahipti, biliyordu. Peki bu yeterli miydi? Yeterli olmalı mıydı? Kim diyordu yani, aç hissetmemesi gerektiğini. Köpek gibi açtı hayatın zevklerine. Rahatlığa, düşüncesizliğe… Yeterli değildi ve kendinden daha kötü durumda olan herkesin de canı cehennemeydi. Bardağı gereğinden fazla sıktığını hissetti. Sinirini bardaktan çıkarmanın bir anlamı yoktu. Eve gitmeye karar verdi. Hesabı öderken olması gerekenden daha az para verdiğini hissetti. “Garsonu sikmek üzerine çok fıkra duydum ama böylesi ilk kez oluyor.” diye fısıldadı kıza. Genç kız öyle bir kızardı ki, o an kolundan tekrar kilere götürse hayır demezdi herhalde. Götürmedi. Hesabı ödedi ve gitti.
Aynı otobüsle eve dönüyor olmak garip geldi ona. Sanki tek bir çizgi üzerinde yaşıyormuş gibiydi. Garson kızla tekrar sevişmediği için kendini tuhaf hissediyordu. Bir yandan, verdiği bir kararı uygulamaya koyabildiği için sevinçliydi. Peki, doğru şeyi mi yapmıştı? İçinde huzursuz bir ses vardı. Duyamıyordu ne dediğini ama oradaydı. Bir titreme geldi bir an. Üşüyor gibi. Ama üşümemesi gerektiğini biliyordu. Şekeri düşmüştü herhalde. Başını otobüsün camına yaslayıp biraz dinlendi. Otobüs nihayet durağa geldiğinde bu kez de inmeye hiç niyeti yoktu. Sabah nasıl kanepeden kalktıysa, koltuktan da aynı hoşnutsuzlukla kalktı ve eve yürümeye başladı. Hava buz gibiydi ve cılız ay ışığı kaldırımdaki çöp sularını parlatıyordu. Neyse ki donduracak kadar soğuk değildi. Çöp suyunda kayıp yokuş aşağı yuvarlanmak dışarıdan komik gözükse bile, düşen taraf için acı verici olabilirdi. Eğer bir daha taşınırsa yokuş kenarında bir ev seçmeye karar verdi. Bu sayede akşam evinde kestane patlatırken bir yandan da karda kayıp yuvarlananları izleyebilirdi. Bu fikri satabileceğini de düşündü sonra. Emlakçı olsa böyle satabilirdi evlerini. Hayal etti emlakçı olduğunu:
- Evet, bu dairemiz de tam yirmi beş yıllık. Üç oda, bir salon, banyo ve tuvalet, e tabi bir de mutfak… Rutubeti var, haşere sorunu olabiliyor arada, banyonun tamamen elden geçmesi lazım. Tesisat arızalı. Isınmak için de soba gerekiyor. Ama üzülmeyin! Salon penceresi oldukça dik bir yokuşa bakıyor, çıkarken annenizin az daha kalpten gideceği yokuşa, evet yenge. Bu yokuş sayesinde kış boyunca tarifsiz bir eğlence bekliyor sizleri. “Karda Yuvarlananlar”! Aile boyu eğlence! Karda kayıp düşenleri izleyip eğlenebilir hatta aranızda bahis bile yapabilirsiniz. Kalabalıkta ilk kim yuvarlanacak? Kim daha çok yuvarlanacak? Eğer kayınvalidenizden kurtulmak ve karınızla biraz yalnız kalmak istiyorsanız ayağına iki lastik ayakkabı geçirip yokuşun tepesine çıkmasını da rica edebilirsiniz tabi. Kirası 800Tl. Bir kira bedeli kadar depozitosu ve bir kira bedeli kadar da benim komisyonum var.
- Tutuyoruz.
Evet güzel olabilirdi böyle. Emlakçı değildi ama. Olmaya da pek niyeti yoktu. Her şey çok daha önceden böyle olsa güzel olabilirdi. Artık çaba harcamak istemiyordu bir şeylere. Sadece eve gitmek istiyordu. İşemesi gerekiyordu. İşemek kurtuluştu. En iyi anti-depresan, en etkili rekreasyondu. Ve işemesi gerekiyordu artık. Eve girdi. Ceketinin cebinden konserveleri çıkardı, mutfak tezgahının üzerine bıraktı. Ceketini astı, tuvalete girdi. “Tanrım… Ne mutluluk!” dedi kendi kendine. Dönüşte mutfağa tekrar uğradı, dolaptan bir bira aldı, biraz fıstığı vardı evde. Uyumaya gitmeden önce iyi geliyordu bira. Biraz konuşmaya ihtiyacı vardı. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlatacağı kimsesi yoktu. Normalde mesele değildi. Hatta, iyi bile sayılabilirdi etrafında pek insanın olmaması. Böyle zamanlar hariç. Konuşması gerekiyordu biraz. Banyonun arkasında kalan odaya gitti. Neredeyse boş sayılırdı orası. Ağır sayılabilecek kapağı açtı, konuşmaya başladı…
- İşe gittim bugün yine. Bırakacağımı söylüyorum hep ama yapamıyorum. Elektrik faturalarını düzenli ödemem gerek. Yoksa ikimiz de üzülürüz. Çok bunaldım her şeyden. Çalışmaktan, para kazanmaktan, para harcamaktan, yemek yemekten… İçmekten bile sıkılacağım böyle giderse. Sıkılmamalıyım ama. İnsanlar kendilerini bu yüzden öldürüyor olmalılar. Sen daha iyi bilirsin gerçi. Neyse, söyleyeceğin bir şey yoksa, ben yatayım artık… Ben de seni seviyorum. İyi geceler karıcığım…
Dondurucunun kapağını kapatıp uyumaya gitti. Yarın tekrar işe gitmek istemeyecekti.