YazıÖykü

Otobüs Durakları, Güneş Ve Kaynar Su

Bitkiler küfretmez, sıkça solumaz, terini elinin tersiyle silmez, çığlık atmaz… Bitkiler delirmez.

Altar Parssoy·13 Ekim 2026·5 dk okuma

               Pastoral manzarada büyük bir yalnızlık hakimdi. Güneş sadece kavuruyor, yakıyor, duruma çok daha adapte olması beklenen bitkileri bile isyan ettiriyordu. Bitkiler küfretmez, sıkça solumaz, terini elinin tersiyle silmez, çığlık atmaz… Bitkiler delirmez. Deliremedikleri için sadece ürer, üretir ve ölürler. Güneş altında kızararak ölürler. Bitkiler delirseydi; belki yine de güneş altında kızaracaklar, can vereceklerdi. Ama en azından delirmiş olacaklardı. Delirmiş olmak tüm sonuçlarından ve gerekçelerinden bağımsız olarak; güzeldir. Bitkiler bunu asla hissedemeyeceklerdi. Nefret ettim onlardan. Uçsuz bucaksız kavruk otlardan, arasında yiyecek bir şeyler arayan böceklerden, köklerinin dibinde geceyi bekleyen yılanlardan ve akreplerden ve örümceklerden ve farelerden… Durağın pleksiglas kaplamasında yansımamı gördüm. Terli, tükenmiş, çökmüş. Yapış yapış bir organik yığın… Kendimden de nefret ettim.

               Pet şişedeki su o kadar ısınmıştı ki, şişenin içi buğulanıyordu. Hastalıklı görünüyordu su. Sidik gibiydi. Sidik daha iyiydi kuşkusuz. Ve önümde kavrulmuş otlardan başka bir manzara yoktu. Hayat böyledir. Güneş tam tepededir ve sıcaktan bunalarak, buharlaşarak, kusmak ve kusarak ölmeyi düşleyerek otobüs beklersin ve otobüs bir türlü gelmez ve elindeki su çok ısınmıştır. O kadar ısınmıştır ki içmeye kalksan kusturur seni, bunu bilirsin ama yine de içmezsin. Serinleyemezsin. Kusamazsın. Ölemezsin. Ve otobüs bir türlü gelmez. Sen belki gelir umuduyla, gelir de kaçırırım korkusuyla basıp gidemezsin. Gerçi çoğu kez gidecek bir yerin de olmaz ama; en azından bir bakkal bulup soğuk su almak için bile uzaklaşmak istemezsin. “Otobüsü kaçırırım”, “Yolda görse de durmaz, yine beklemek zorunda kalırım” diye gidemezsin bile. Uzaktan büyükçe bir buzdolabı görürsün. Çok elektrik harcamasın diye neredeyse çalışmıyor sayılır, öyle olduğunu bildiğin halde buz gibi olduğundan eminsindir suyun. Sadece uzaktan görmekle yetinirsin. Ve otobüs asla gelmez. Ve güneş hiç inmez. Hep tepededir. Hep duraktasındır. Su hep sıcaktır. Ve otobüs yoktur. Hiç olmamıştır. Ama kimse söylemez sana. O siktiğimin durağına gidip oturana kadar belki binlerce insan görür seni; ama kimse söylemez. Bakkal dükkanından işaret etmez. Bitkiler çığlık atmaz. Yılanlar gitmen gereken yolu yassı burunlarıyla göstermez… Oturur ve beklersin, beklemeye değer bir şeyler varmış gibi. Oysa nereye gideceğin bile belli değildir. Gitmek isteyip istemediğini de bilemezsin; “Buradan gideyim de…” dersin, ama nereye gideceğini bilmeden gerçekten gitmeyi isteyebilir misin? Yoksa sadece gidecek iyi yerleri hayal ederek mi çıkarsın yola? Gidecek iyi yerler gerçekten varsa; en başında bu durağa nasıl düştün o zaman? Düşünmezsin bunları. Zaten bir yere gidebilecek olsan o boktan durakta oturup beklemezdin. Yürürdün. Bakkaldan suyunu alırdın, sıcak olan suyu beze döküp diğerinin etrafına sarar, ısınmasına engel olurdun. Ve yürürdün. En azından bir sonraki durağa kadar yürürdün; sadece daha ileride bir şeyler olduğunu ve ulaşabileceğini görmek adına. Ama yapmazsın. Yapamazsın. Başka bir durak olmayacağından korkarsın. Yolun olmayacağından. Hiçbir yere ulaşamayacağından… Bu kadar tırsak olmasan, korkun mantığını bu kadar köreltmese, korktuğun şeylerin gerçek olması halinde otobüslerin de en az ayakların kadar işe yaramaz olacağını da düşünebilirdin belki; ama korku böyledir. Korku böyle olmalıdır. Ve hava korkamayacağın kadar sıcaktır. O yüzden düşünmemek istersin tüm bunları. Sadece durakta beklemek; sonra da o siktiğimin otobüsüne binip siktir olup gitmek istersin. Tüm istediğin budur ve asla olmaz. Asla olmaması senin suçun gibi gelir; çünkü bir şeyler ters gittiyse senin suçundur, öyle öğretmişlerdir sana hep. “Suçu başkasından önce kendinde ara...” demişlerdir mesela; sanki bu çok erdemli bir şeymiş gibi… Oysa suç öyle bir şeydir ki; gerçekte nerede olursa olsun; daima aradığın yerde bulursun. Ve otobüs gelmiyorsa suç senindir. Sen kesin geç kalmışsındır bir şeylere; hiç olmayan şeylere, olması veya olmaması konusunda en ufak bir etkin olmayan şeylere… Şoförü suçlayamazsın. Sefer saatlerini, UKOME kararlarını suçlayamazsın. Sen kaçırmışsındır bir şeyleri. Aksi fevrilik olur zaten. Ne ayıp…

               Saate bakmaya korkutur böyle bekleyişler. Ne kadar uzun beklediğini görmek işkence gibidir. Beklemenin üzerine birkaç işkence daha görmek gibidir. Sadece bitsin diye beklersin. “İstediğimi alayım ve gideyim.” Öyle olmaz asla. Ama beklemek doğrudur. Uygar davranıştır. Öyle öğretilir. Sıra beklemek öğretilir, kırk beş dakika bir sandalye üzerinde 55 yaşındaki bir öğretmenin son nefesini verişini beklemek öğretilir, parana el koyacak hırsızların ininde müşteri temsilcisini beklemek öğretilir. Beklemiyorsan kültürsüzsündür, vahşisindir, uyumsuzsundur… Beklemeyi öğrenirsin ve beklersin. Beklemek güzeldir dersin, doğrudur dersin. Kıçın metal banka yapışana kadar beklersin. Yapışınca da, “Artık yapıştı, elden bir şey gelmez” der ve beklersin. Otobüs umurunda bile değildir artık. Gitmek, gidememek, bakkal, su, güneş ve bitkiler ve kavrulmak… Hepsini unutursun. Kıçını yapıştırdığın bir bank vardır artık ve tek mesele budur. Kıçını yapıştığı yerde tutabilmek… Hapishanen sermayen olur ve sen sahip olamayacağın bir şeyi sahiplenir, kendini ona mahkum eder ve hapishaneni sevmeye başlarsın. En nihayetinde; “senin” hapishanendir. Her yer bir hapis olabilir ve aslında her şey bir hapistir ve insan en kolay hapislere alışır. O kadar alışırsın ki saate bakman gerektiğini de unutursun. Zaten gidecek bir yerin yoksa ve gitmeye de niyetin yoksa saate bakmanın da anlamı yoktur. Güneş hiç kıpırdamıyorsa  ve sen iyice yapışmışsan olduğun yere; saatlerin de anlamı yoktur. Zaman yoktur. Sen sadece güneş tarafından kavrulursun yavaş yavaş. Karşı çıkmazsın. Gitmeyi düşünmezsin. Akan terini elinin tersiyle silmezsin. Sen de bir bitkisindir; güneş altında kavrulmayı bekleyen bir bitki olduğunu, o tiksinti verici bitkilerden biri olduğunu anlamazsın bile. Anlayamazsın zaten, deli misin sen? İnsandan bitki mi olur hiç? Saçmalama. Otobüsünü bekle. Ya da boşver, ne güzel bir yer buldun oturacak bu ıssızlıkta, otobüse binip ne yapacaksın? Nereye gideceksin? Dur sadece. Dur ve kavrul. Kavrul ve öl. Ölmek insan olmanın doğasında var zaten. Sanki kalkıp gitsen ölmeyecek misin? Durağını bıraktığına değecek mi? En iyisi otur durağında. Çığlık atma. Delirme. Delirirsen her şeyini kaybedersin. Bu güzel durağı kaybedersin. Düşünme. Düşünme bunları. Durağında bekle. Hem, otobüs gelecek birazdan. En olmadı ona biner gidersin. Gelmezse de arama otobüs falan. Durakta olmak güzeldir. Hem burası senin durağın sonuçta…

               Kafamı ellerimin arasında sıktım. Katlanamazdım bunlara. Şişeyi açtım, kaynama noktasına gelmiş suyu kafama döktüm ve yürüdüm. Hiçliğin ortasında, yol aramaksızın, yol bulmaya çalışmaksızın yürüdüm. Bitkileri ezerek, böcekleri ve akrepleri korkutarak ve yılanlardan korkmayarak yürüdüm. Yürüdüğüm yollarda duraklarında beklerken kavrulmuş bitkiler olmaktansa delirmeyi seçtim. Kayboldum. Kaybolmak bir yere ulaşabilmektir aslında, sadece hayal ettiğimiz yer olmaz kimi zaman. Sorun değildi benim için; zaten gidecek bir yerim yoktu. Kaybolmayı tercih ettim. 

Yorumlar (0)

Oturum kontrol ediliyor…

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!