Bu denli değişebilir mi bir insan şuncacık zamanda?
Bu denli sıfırlanabilir mi hem hüznü hem coşkusu?
Dedim ya, bu hem korkutuyor beni hem de dingin bir ferahlık yayılıyor her yanıma.
Gün içerisinde zihnimde çekişiyorlar da gece bastığında çekip gidiyor korku. Belki o da geceden korkuyordur kim bilir? Sonunda iyi olan kazanıyor bu çekişmeyi tıpkı o klişe sözdeki gibi.
Ben öyle tuhaf zamanlar yaşıyorum ki şimdi, mucize benim için, günlük, sıradan bir kelime haline geliyor.
Aslında ne vakittir ne elim kaleme varıyor, ne de gözüm kağıdı görüyor.
Yalnız bu durduğum yerde, kafamı karıştıran bi' muğlaklık var.
Her öptüğümde o nadide eseri iliklerime dek hissediyorum geldiğini.
Ve ebediyetime dek kalsın istiyorum içimde.
(Ama) zaman zaman dönüşen rengimin yansıları.
(Her an) sevinçle ışıklanışı.
(Ve rağmen) ezeli bir düşmanı karşılayışı
Bu boktan tanımlar sezdiren sözlerden.
Ve berbat vaatlerin sızdığı dizlerden de anlaşılacağı üzere;
Uçuşuyor aklım. Uçuşuyorum. Dağılıyorun. Karmaşıklaşıyorum.
Karşı bankıma oturan kadın bu karmaşıklığı dağıtmak istercesine gönlümü çeliyor.
Önce önümden geçerken biri mavi diğeri yeşil olan ayakkabılarıma şaşırıp, tek bir cümleyle şaşkınlığını, beğenisini ve keyiflenişi aynı anda aktarıyor;
"Aa kız, bu ayakkabıların biri başka biri başka renk.
Isınıyor içim. "Öyleee" deyiveriyorum.
Gülümseşiyoruz karşılıklı. Geçip 2 metre uzağımdaki karşı banka ilişiyor.
Kafam defterime gönülü olduğundan gelip ateş isteyene kadar kesilir gibi oluyor etkileşimimiz. Sigarasını yakıyorum, tekrar dönüp bankına oturuyor. Benim bankımın üzerinde çantam ve eşyalarım olduğu için belki de. Ama böyle karşılıklı konumlarımız bu anı daha da mükemmelleşiriyor.
Sebebini bilmediğim bir şekilde ilgimi çekmiş olmalı ki, ara sıra kafamı kaldırıp bakıyorum;
Kalemimin bu kısa soluklanmalarında benim dinleyici, gülümseyici ve kafamı sallayarak onaylayıcı olduğum bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Yıpranmış koyu sarı saçları, mor halkalı gözleri ve bakımsız eskitilmiş halleriyle beni cezbeden bir doğallığı var. Orta kültürden, orta yaşlı Türk kadınına bürünmüş marjinal bir ruh. Bir parça feleğin çemberinden geçmiş, genelev ekolünden bir kadını da andırıyor. Ama bu bir parçanın dışında, öyle bir hikaye barındırmadığına eminim.
Bana insanların fenalığından söz ediyor. Çok içtiği sigara yüzünden kalınlaşmış, kırçıllaşmış sesinden ve buradan yola çıkarak, insanların onu travesti zannedişinden bahsediyor.
"Ben de o zaman ayaklarıma bakın diyorum 36 numara, küçücük ayaklarım var benim."
Gerçekten de kafamı eğince cüssesine göre çok küçük olduklarını fark ediyorum. Bir zamanlar narin ve yumuşak olan bu ayaklar, hayatı adımladıkça nasırlarla ve kraterlerle dolmuş. Ama yine de çok sevimliler.
"Insanlar çok fena niyetliler. Hakkında bin türlü şey söylüyorlar. Hiç bakmamak lazım onlara, duymayacaksın, dinlemeyeceksin. Kendine bakıcan sen. Önce kendini bilicen, kendini dinlicen.
Oh çok iyi yapmışsın sen, ne güzel giymişsin bu ayakkabıları. Çok yakışmış sana,
aferin."
Tüm bunları öyle tatlı bit içtenlikle söylüyor ki, hayran kalıyorum. Ayrılırken önümdeki deftere ve kaleme bakarak; "Ders mi çalışıyorsun yavrum sen?" diyor. Yine gülümseyerek kafamı sallıyorum.
Hayat dersi diye geçiriyorum içimden.
Lehçesine tezat bir sevecenlikle; "İyi günler bitanem diyor. Gidiyor.
Ve beni öylece tekrar eden bir gülümseme ve taptaze hislerle baş başa bırakıyor...